BİR DİNOZOR'UN FENERBAHÇE ANILARI, ERSİN ARISOY
10.BÖLÜM - ATİNA'DAN ŞEYTAN GEÇTİ
Yayınlanış tarihi: 2 Mart 2005
Yazan: Ersin Arısoy
İletişim adresi: earisoy@bahcesehir.edu.tr
Atina'dan şeytan geçti
2004 Avrupa Uluslar Kupası kısa bir süre önce komşunun utkusuyla sonuçlandı. Fenomenal Yunanistan tutkumu
bilen yakın dostlarımın kutlamaları ile karşılaşınca her birine ayrı ayrı
açıkladım. Horozun ayağı hiç de öyle değildi. İlk Portekiz - Yunanistan maçından
son Portekiz - Yunanistan maçına dek, komşu hangi ülke ile oynadı ise o ülkenin
takımını tuttum. İspanya'ya beraberlik golünü, Çeklere gümüş golü attıklarında
Fenerbahçe gol yemiş gibi üzüldüm, strese girdim. Evet Atina'da üç yıla yakın
yaşadım (Temmuz 1980 - Mart 1983). Çocukluğumun İstanbul'unu andıran kenti ve
aşağı yukarı tümünü dolaştığım ülkeyi çok sevdim. Sıcakkanlı insanlarından yakın
dostlar edindim. Hiç yabancılık ve yalnızlık çekmedim. Çok mutluydum orada
bulunmaktan. Türkiye'nin o zamana kadar görmediğim bir kentinde yaşıyor
gibiydim. Her şey o kadar bize benzer ve tıpkısının aynısı idiydi ki! Ama gel
gelelim takımlarının hiç birine sempati duyamadım. Çok zorladım kendimi. AEK
(Athlitiki Enosi Konstantinupoleos - İstanbul Spor Birliği) İstanbul
takımıdır diye tutmaya çabaladım, maçlarına gittim, olmadı. Türkiye ve
Yunanistan arasında bir Fenerbahçe GS rekabeti vardır. Yunan takımları
tutulamaz. Geçen yılki Fenerbahçe Panathinaikos maçında Yunanlı seyircileri
kızdırmak için "Olimpiyakos - Olimpiyakos" diye bağırırken bile sesim tam
yüreğimden çıkmıyordu. İkisi de Yunan takımı değil mi? Al birini vur ötekine.
Yunan takımları ile ilgili anılarım ve yukarıda
sözünü ettiğim rekabet çocukluğuma dek uzanır. Benim çocukluk evremin büyük bir
bölümünde milli maç oynanmadı. Ulusal takımımız en son 1936 yılında, ben
doğmadan üç yıl önce, Yugoslavya ile oynamış. Ardından gelen II. Dünya Savaşı
yüzünden tüm Avrupa'da hiç bir ülkede milli maç yapılmadığı gibi 1942 ve 1946
Dünya Kupası maçları iptal edilmiş. Savaşın bitiminden bir süre geçtikten sonra,
yeni yeni ikili temaslar başlamış, ve futbol federasyonumuz Yunanistan ile
karşılıklı iki maç yapmak konusunda anlaşmaya varmış.
İlk milli maç 23 Nisan 1948 tarihinde Atina'da oynandı ve iki ülkede de büyük ilgi topladı. Hala kurtuluş
savaşının (onların deyimi ile mikrasiatiki katastrofi - küçükasya bozgunu)
etkisi altında olan Yunanlılar maçı mutlak kazanıp ezikliklerini bir anlamda
gidermek istiyorlardı. Maçı ancak radyodan izleyebildik, o da şöyle oldu. Ankara
radyosu Atina radyosuna bağlandı. Yunanlı spiker bir on, onbeş dakika maçı
anlatıyor, ardından Türk spiker üç, dört dakika kadar özet yapıyordu. Bu olay
çocukluğumuzun büyük eğlencelerinden birini oluşturdu. İki, üç velet bir araya
gelince, bir tanesi Yunanlı spiker olur, takara tukara gibi sesler çıkarak ve de
bu seslere bir de heyecan katarak sözde Yunanca maçı anlatır, ardından diğer
çocuk "Çok iyi oynuyoruz, Fikret golümüzü attı, 1-0 öndeyiz." gibi
yorumlar yapardı.
Maça şu kadro ile başladık: Cihat Arman (FB-Kaptan) - Murat Alyüz (FB), Vedii Tosuncuk (BJK) - Selahattin
Torkal (FB), Bülent Eken (GS), Hüseyin Saygun (Vefa) - Fikret Kırcan (FB), Erol
Keskin (FB), Ahmet Erol (FB) Lefter Küçükandoniadis (FB), Şükrü Gülesin (BJK).
Bizim oyunculardan Cihat'ın dışındakiler ilk kez milli formayı giyiyorlar. Cihat'ın
da dördüncü milli maçı. Hakem İtalyan Dattilo, yardımcıları Yunanlı. Atina
radyosu çok parazitli, üstelik seyircilerin sesi spikerinkini bastırıyor. Bir
şey anlamak olanaksız. Başlarda bir sessizlik oldu. Peşinden parazit ve gürültü
yeniden başladı. Maçı birlikte izlediğimiz babam "Sanırım golü attık,
baksanıza adamın nutku tutuldu!" dedi. Spikerin söylediklerinden yalnızca
"O Muratis, O Sukri" sözcükleri anlaşılıyor. Ağabeyim de hemen "Murat ile
Şükrü sahanın yıldızı diyordur" yorumunu yaptı. İleride Şükrü yorumu doğru
çıkacak, ancak Muratis'in Yunanlı bir futbolcu olduğunu anlayacağız. Ertesi gün
okulda sıra arkadaşım Murat'ı "Merhaba Muratis! Nasılsın?" diye
kızdırmaya kalkınca "Ben iyiyim Ersinis, seni sormalı!" diye
yanıtlayacak. Türk spikerin ilk yorumu şöyle oldu: "Burası çok kalabalık,
seyirciler atletizm pistine kadar taştılar, neredeyse sahanın içine gireceker.
Lefter'e sürekli küfür ediyorlar. Lefter taç ve korner atmaya gitmiyor, sahanın
ortasında bulunmaya çabalıyor. Yunanlılardan daha sakin oynuyoruz. Zaten yedinci
dakikada Fikret'in attğı golle 1-0 önde oynuyoruz." Babam dayanamadı
"Şunu en başta desene be adam!" diye söylendi. Ardından Yunanlı spiker aldı
mikrofonu eline ve aynı türde yayınını sürdürdü. Bir ara "Op la la,
aman, aman, ah vre Lefteri!" gibisinden bir şeyler geveledi. Sonrası yine bir
süre sessizlik. Babam "Tamam ikinciyi de Lefter yazdı!" dedi. Bizim
spiker sıra kendine gelmeden konuşamıyor, meraktan çatlamak üzereyiz. Nihayet
müjdeyi veriyor "Evet sayın dinleyiciler, Lefter üç kişiyi peş peşe
çalımlayarak golünü atıyor ve yirmi beşinci dakikadan beri 2-0 galip oynuyoruz!"
İlk yarı başka gol olmuyor. Devre arasında Atina radyosu yayını sürdürüyor ve
Yunanca şarkılar çalıyor. Yıllar sonra tiryakisi olacağım Yunan müziği ile
böylece tanışıyorum. Özellikle "Aspasiya, Aspasiya" sözcükleri belleğimde
kalan şarkıyı ailecek çok seviyoruz. Bir kaç ay sonra ağabeyim İstanbul'a
gidecek, şarkının plağını araştıracak ve ilginçtir bulacak, biz de kurmalı
gramofonumuzda yıllar boyu, taş plak kırılıncaya dek dinleyeceğiz.
İkinci yarıya bir değişiklikle başlamışız. Ahmet Erol çıkmış, Şükrü Gülesin santrafor yerinde
oynamaya başlamış, sol açığa da Halit Deringör (FB) alınmış. İkinci yarının
ortalarında radyodan müthiş gürültüler geldi, Yunanlı spiker "Goooool"
diye yırtındı. Tribünler şarkılar, marşlar söylemeye başladılar. Golü yediğimiz
açık seçikti. Babam yine yorumunu yaptı: "Bu herifler bir gol atınca bu kadar
şamata yaparlarsa, galip gelince her halde stadı yıkarlar!" Ancak bir süre
sonra şamata şıp diye kesildi. Spiker acıklı bir sesle "O Sukri, bla bla bla"
gibisinden mırıldandı. Bizim spikerin çevirisine gereksinim yoktu. Belliydi
her şey. Şükrü Gülesin üçüncü golümüzü atmıştı. Ağabeyim hızını alamamış Yunanlı
seyircilerle dalga geçmeye başlamıştı. "Hadi şimdi de İzmir marşını söyleyin
bakalım!".
Evet Yunanistan ile oynanan ilk A milli maçını 3-1
lik skorla biz kazanmıştık. Ondan sonrakini de biz kazanacaktık, bir sonrakini
de, bir sonrakini de, bir sonrakini de. Kazanan hep biz olacaktık. İki ya da üç
gün sonra oynanan İstanbul - Atina karmaları maçını 5-2 İstanbul karması
kazandı. Gollerimizin üçünü Lefter attı.
Yunanlıların bu iki maçın sonucuna fazlasıyla
üzüldüklerini gazeteler yazdı, radyo yayınları yineledi. Söylentiler arttı,
hatta bir Yunanlı sporseverin kendini Akropol'den aşağı atarak intihar ettiği
bile ileri sürüldü.
Bu maçtan sonra milli maçlarımız sürdü. İstanbul'da
o zamanların güçlü takımı Avusturya'ya 0-1 yenildik. Ardından 1948
Olimpiyatlarına katıldık. Eleme turları yapılmadığından doğrudan Londra'ya
gittik. Birinci turda Çin milli takımını 4-0 yendik. Gollerimizi Gündüz Kılıç
(2), Lefter ve Hüseyin Saygun attılar. Bu yengi olimpiyat futbol turnualarındaki
ilk yengimiz olmuş, önceleri hep yenilmişiz. İkinci turda ise Yugoslavya'ya 1-3
yenilerek elendik. Tek golümüzü Şükrü Gülesin attı. Maçta olaylar oldu, kavga
çıktı. Şükrü ve Bülent Eken oyundan atıldılar. Uluslararası federasyon ikisine
de uzun süreli ceza verdi. Ülkemizdeki lig maçlarında bile geçerli oldu bu ceza.
25 Kasım 1948 günü İstanbul'da Yunanistan ile
ikinci milli maçımızı İnönü Stadı'nda oynadık. Fenerbahçe o yıl lig maçlarına
formsuz bir giriş yaptığından milli takıma çok oyuncu veremedi. Oyuna başlayan
kadromuz şöyle idi: Cihat Arman (FB-Kaptan) - Naci Özkaya (GS), Vedii Tosuncuk (BJK)
- Musa Sezer (GS), Bülent Eken (GS), Hüseyin Saygun (BJK) - İsfendiyar Açıksöz (GS),
Galip Haktanır (Vefa), Reha Eken (GS), Muzaffer Tokaç (GS), Şükrü Gülesin (BJK).
Takımda altı GS'lı, üç BJK'lıya (Hüseyin Vefa'dan BJK'ya geçmişti) karşılık tek
Fenerlinin bulunması moral bozucu, ancak o tek Fenerlinin kaptan olmasıyla biraz
teselli buluyoruz. Orta hakem yine İtalyan Dattilo, yardımcıları bu kez Türk.
Maçı yine radyodan dinliyoruz. Olay tersine dönmüş,
Türk spiker (Muvakkar Ekrem Talu) on, onbeş dakika Türkçe anlatıyor, ardından
Yunanlı spiker üç, dört dakika bla bla bla diye özet yapıyor. Maça çok hızlı
başladık. Santrafor Reha henüz üçüncü dakikada kafayla ilk golümüzü attı,
hızımız golden sonra da kesilmedi, aynı Reha ondokuzuncu dakikada bir gol daha
attı. O Reha daha sonra oynayacağı milli maçlarda İran'a üç gol, İsrail'e bir
gol atarak üç maçta toplam altı gole erişecek ve maç başına iki golle milli
takımda gol/maç oranı en yüksek oyuncu olacak. İlk yirmi dakikada 2-0 öne
geçtik, her halde fark olur diyoruz. Devrenin son dakikasında Yunanlılar bir gol
buluyorlar. İkinci yarı skoru koruma çabalarımız içinde geçiyor ve maçı 2-1 kazanıyoruz. İki gün sonra oynanacak
İstanbul - Atina temsili maçı da yengimizle sonuçlanacak, ancak skoru
anımsamıyorum.
1949 yılının Mayıs ayında Atina'da Türkiye, Yunanistan, Mısır ve İtalya milli futbol takımlarının
katıldığı "Doğu Akdeniz Ülkeleri Futbol Turnuvası" düzenlendi. İtalyanlar
turnuvaya (B) takımlarını getirdiler.
Milli takımımızın ilk karşıtı Mısır idi. Bu ilk
maç bizim açımızdan çok önemli imiş, çünkü Mısır ile o zamana kadar tek maç
oynamışız ve 1928 yılında Amsterdam'da Olimpiyat futbol şampiyonasındaki bu
karşılaşmayı 1-7 yitirmişiz. Bu yenilgi Polonya karşısında bir kez, İngiltere
karşısında iki kez alacağımız 0-8 lik yenilgilere kadar milli takımımızın
uğradığı en farklı yenilgiyi oluşturuyordu. Mısır maçı çok zorlu geçti.
Mısırlılar onikinci dakikada 0-1 öne geçtiler, ardından Yunanlı seyircilerin
müthiş tezahüratını arkalarına alarak takımızı sıkıştırdılar ve kalemizde
tehlikeler yarattılar. Kaleci ve takım kaptanımız FB'li Cihat Arman yerinde
kurtarışlarla Mısırlılara gol olanağı vermedi. Otuzuncu dakikadan sonra oyunda
dengeyi kurduk ve otuzyedinci dakikada Şükrü Gülesin'in sıkı şutuyla beraberliği
sağladık. Devre bu skorla sonuçlandı. İkinci yarı başlarken santrafor Gündüz
Kılıç'ın yerine giren Bülent Esel (BJK) ilk milli maçında ayağına gelen ilk
topla kırkaltıncı dakikada takımımızı 2-1 öne geçirdi. Ancak Mısırlıların çok
güçlü bir takımları vardı. Altmışikinci dakikada sağaçıkları Hilmi beraberlik
golünü çıkardı. Oyun bundan sonra ortada gelişti, iki takım da gol pozisyonuna
girdiler, ancak kaleciler de iyi günlerinde idiler. Nihayet seksenaltıncı
dakikada Şükrü Gülesin kıvrak çalımlarla Mısır kalesine indi ve sol direğin
dibinden topu ağlara yolladı. Bu golle maçı 3-2 kazandık ve 1928 olimpiyat
oyunlarından 21 yıl sonra 1-7 lik yenilginin rövanşını almış olduk. Maçın ertesi
günü Ankara'da yayınlanan Ulus gazetesinin spor sayfasında şu başlık vardı:
"Futbol tarihimize sürülen kir, pas, leke nihayet temizlendi!"
Bu maçtan üç gün sonra 15 Mayıs 1949 günü turnuvadaki ikinci maçımızı ev sahibi Yunanistan ile oynadık.
Bu maçlar radyodan yayınlanmıyor, ancak radyo olağan yayınını sürdürürken, gol
olduğunda, yayınını keserek haber veriyor. Maçta onbirimiz şöyle: Cihat Arman (FB-kaptan)
- Naci Özkaya (GS), Ahmet Erol (FB) - Musa Sezer (GS), Bülent Eken (GS), Hüseyin
Saygun (BJK) - İsfendiyar Açıksöz (GS), Gündüz Kılıç (GS), Bülent Esel (BJK),
Muzaffer Tokaç (GS), Şükrü Gülesin (BJK). Takımda Fenerliler yine azınlıkta, o
yıl bir türlü form tutamamış ve ligi üçüncü bitirmişiz. Bizim üçlüye, babama,
ağabeyime ve bana ek olarak İstanbul'dan konuk gelen halamın kızı Perran ablam
da radyonun başında. Muzaffer Akgün türküler söylüyor. Söylüyor da ara spiker
bir türlü yayına girmiyor. Bu golün gecikmesi anlamına geliyor. Yunanistan'ı
yenmemiz gerekli, yenersek bir tek İtalya (B) kalıyor önümüzde kupaya el
uzatabilmek için. Yarım saat geçtikten sonra nihayet muştulu haber geliyor:
"Atina'da oynanmakta olan olan Türkiye - Yunanistan milli futbol maçında
Gündüz'ün attığı golle Türkiye 1 - 0 önde!" Ağabeyim ve Perran ablam
Muzaffer Akgün'e eşlik ediyorlar: "Yine yeşerdi fındık dalları" İzleyen
dizeyi değiştiriyorlar: "Acep ne olacak şu Yunan'ın halları?"
16 Mayıs 1949 günü yayınlanmış "Türkspor" dergisinden golümüzün yapılışını
izleyelim: "32. dakikada bir Elen hücumunu kesen ortahaf Bülent topu
İsfendiyar'a geçirdi. İsfendiyar Elen kalesine inerek topu ortaladı. Santrafor
Bülent Yunan santrahafı ile aynı zamanda kafaya çıkıyor ve ondan evvel
davranarak topu hafif bir kafa vuruşu ile Gündüz'ün önüne düşürüyor. Bu anda
sıkı bir şut ve ilk Türk golü Yunan filelerinde." Muzaffer Akgün iki türkü
daha söyledi, söylemedi ara spiker bir kez daha yayına girdi: "Atina'da
oynanan milli maçta Bülent Esel durumu 2 - 0 yaptı!" Şimdi keyfimiz tam
oldu, artık bu maçı yitirmeyiz. İkinci golümüzü de "Türkspor" şöyle yazmış:
"Nihayet 43. dakikaya geldik...........İsfendiyar'ın inişini Yunan sol beki
ancak kornerle durdurdu. Sağdan kazandığımız bu korneri Şükrü çekiyor. Şükrü'nün
kendine has isabetli korner atışı Yunan kalesini karıştırdı. Bu arada kafaya
çıkan Bülent sert bir vuruşla topu ikinci kez Yunan kalesine soktu."
Devre bu skorla bitiyor. İkinci devrenin başlamasıyla birlikte ara spiker yine mikrofonda: "İkinci
yarının ilk dakikalarında maalesef Yunan takımı bir gol kazanıyor. Şimdi durum
2-1 lehimize.." Radyo başında tüm keyifler kaçıyor. Herkesin suratından
düşen bin parça. Hala kızı maçın sonuna kaç dakika kaldığını hesaplıyor.
"Türkspor" Yunanistan'ın kazandığı golü şöyle anlatmış: "Yunanlılar bu
devrede bir şeyler yapmak için çabalıyorlar. Nitekim bu gayretlerinin semeresini
4. dakikada görüyorlar. Sağiçten bir pas alan Mavropostalos sıkı bir şutla
takımına bir gol kazandırıyor. Bu gol seyirciler üzerinde büyük bir tesir
yapıyor. Saha kenarında maç seyredenler sahaya hücum ederek kendi oyuncularını
kucaklıyor ve tezahürat yapıyorlar. Polis bu seyircileri güçlükle sahadan
çıkarabiliyor." Maç sonunu zor getiriyoruz. Radyodan gelen her çıtırtıda ara
spiker beraberlik golünü bildirecek diye korkuyoruz. Hop oturup hop kalkıyoruz.
Neyse korktuğumuz başımıza gelmiyor ve Yunanistan'ı Atina'da kendi seyircisi
önünde bir kez daha yeniyoruz. Bizden sonra Mısır'a da 3-1 yenilen Yunanlıların
turnuvada iddiası kalmıyor.
21 Mayıs 1949 günü İtalya (B) milli takımı ile Akdeniz Kupasını yurda getirmek için oynuyoruz. Beraberlik
bize yetmiyor çünkü onlar Mısır'ı ve Yunanistan'ı 2-0 yenmişler, averajları daha
iyi. İtalyanlar maça çok hızlı başlayıp henüz üçüncü dakikada gollerini
kazanıyorlar. Ancak bizim takım da onlardan aşağı kalmıyor. Dokuzuncu dakikada
kazandığımız korneri Şükrü Gülesin kimseye deydirmeden, doğrudan kaleye sokarak
beraberlik golümüzü atıyor. Onsekizinci dakikada turnuanın yıldızlarından Bülent
Esel İtalyan savunmacılarını çalımlayarak takımımıza ikinci golü kazandırıyor.
Ancak galibiyetimiz uzun sürmüyor ve yirminci dakikada beraberlik golünü
yiyoruz. İkinci yarı İtalyanların skoru koruma çabalarıyla sürerken
yetmişdokuzuncu dakikada açık ofsayt durumunda üçüncü golü atıyorlar. Yan
hakemin sürekli bayrak sallamasına karşın Yunanlı hakem Diamandopulos golü
veriyor. Böylece maç ve kupa İtalyan (B) takımına gidiyor. Biz ikinci oluyoruz.
Maçtan sonra olaylar çıkıyor, sahaya giren seyirciler bizim futbolcuları hayli
hırpalalıyorlar. Bunun üzerine Türk - Yunan spor ilişkileri durma aşamasına
geliyor.
1952 - 53 sezonunda şampiyon olan Fenerbahçe (küçük şeytanlar) Atina'ya gidip üç maç oynadı.
İlk maçta Panathinaikos'u 3-0 yendik.
Gollerimizi Fikret Kırcan, Feridun Bugeker ve Burhan Sargın attılar. Bu maçta
çok güzel oynadık. Özfenerbahçe dergisi maçtan sonra bir Panathinaikos
taraftarının "maça Panathinakos'un zaferini görmeye gitmiştim, hezimete
uğradık, ancak Türklerin güzel oyununu gördükten sonra fazla üzülemedim!"
dediğini yazdı. İkinci maçı ise AEK karşısında 2-4 (ya da 1-2 tam
anımsayamıyorum) yitirdik. Gazeteler bu maçta hakemlerin çok kötü olduğunu, tek
yanlı kararlar vererek kendi takımlarını koruduğunu belirttiler. Son maçta
Olimpiyakos'u Fahir Ülgür'ün golüyle 1-0 yenerek yurda döndük.
Bu tarihten sonra Yunanistan ile A milli maçı yapmak için tam otuzdokuz yıl bekledik. İkinci Akdeniz Turnuvası
ümit takımları arasında deplasmanlı olarak oynandı. Aslında bu maçlara sonradan
ümit takımları maçı denildi. Zamanında hususi (özel) tertip deniyordu. Takımlar
21 yaşından küçük futbolculardan oluşuyor, ancak bu yaştan büyük üç futbolcu
oynatabiliyorlardı. O tarihlerde ümit takımı diye bir kavram yoktu. Ümit
takımları altmışlı yıllarda ortaya çıkınca hususi tertiplerle oynanmış maçlar
ümit takımı maçı sayıldı. Söz konusu maçlar A milli maçları kadar ilgi
topluyordu. İkinci Akdeniz Kupasında Yunanistan ile iki maç oynadık, ikisini de
yitirdik. Atina'daki ilk maçta FBli kaleci Selahattin Ünlü ilk olarak milli
formayı giydiğinden çok heyecanlı idi ve ilk on dakikada üç gol birden yedi.
Onuncu dakikadan sonra toparlanıp iyi oynadıksa da ancak Burhan Sargın'ın
(Canavar) ayağından bir gol kazanabildik ve 1-3 yenildik. İstanbul'da ise ilk
dakikalarda yediğimiz gole bir türlü karşılık veremedik, doksan dakika rakip
kalede oynamamıza karşın maçı 0-1 yitirdik. Üçüncü Akdeniz Kupası ise Yunanlılar
bizimle bir türlü oynamak istemediklerinden tamamlanamadı. Söz konusu bu son
kupaya İtalya, Fransa ve İspanya B takımları ile katıldılar. Biz zaman zaman A,
zaman zaman da B kadromuzla oynadık. Örneğin A kadromuz Kahire'de Mısır'ı
Lefter'in üç, Hilmi Kiremitçi'nin bir golü ile 4-0 yendi. Bu maçın rövanşına ise
B takımımızı çıkardık. Beykozlu Erdoğan'ın tek golü ile bu maçı da 1-0 kazandık.
Ertesi gün de A takımımız Varşova'da Fenerbahçeli Mehmet Ali Has'ın attığı gol
ile o yılların güçlü takımı Polonya'yı 1-0 yendi.
Altmışlı yıllarda Yunanlılar resmi maç bile
oynamak istemediler. Örneğin 1960-61 Avrupa Şampiyon Kulüpler Turnuvası birinci
turunda Beşiktaş ile oynaması gereken Olimpiakos turnuadan çekildi ve Beşiktaş
tur atlamış sayıldı. Ancak Faruk Ilgaz'ın önderliğinde başlatılan Balkan
İkincileri turnuvasına Yunan takımlarının katıldıklarını anımsıyorum.
Fenerbahçe'nin dört kupa birden aldığı dönemdeki kupalardan biri de finalde
AEK'yı yenerek kazandığımız Balkan Kupası idi. 1973 yazında Panathinaikos ile
liglerden önce iki hazırlık maçı oynadık. Tatil dolayısıyla İstanbul'da olduğum
için izlediğim ilk maçı Fenerbahçe (yanlış anımsamıyorsam) Mustafa, Osman,
Selahattin ve Cemil'in golleriyle 4-1 kazandı. Atina'daki rövanş maçında ise 0-3
yenildik.
Seksenli yılların başında esmeye başlatılan dostluk (!) rüzgarları sonucu Dış İşleri Bakanlığı ve
Türkiye-Yunanistan Dostluk Derneği'nin de katkılarıyla Yunanistan (A) milli
takımı ile iki karşılaşma daha yaptık. Bu maçlar dolayısıyla Zülfü Livaneli ve
Mikis Theodorakis gibi sanatçılar iki ülkenin dostluğunu vurgulayan demeçler
verdiler. 21 Eylül 1988 günü İstanbul'da oynanan maçtan önce gazetelerde ilginç
başlıklar yer aldı: "Kırk yıl sonra kalimerhaba" gibi (kalimera
Yunanca iyi günler). İnönü stadında oynanan bu maçı yeni açık tribünlerin
üçüncü katından izledim. 1987 yılında ustam Cengiz Bektaş'ın "Artık
İstanbul'a gelmen elzem oldu!" tümcesi üzerine eşimi, evimi Ankara'da
bırakıp İstanbul'a göçmüştüm.
Maç yakın zamanda oynandığı ve henüz belleklerde olduğu için fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Tanju Çolak
(penaltı), Oğuz Çetin ve Rıdvan Dilmen'in attığı gollerle bu maçı da 3-1
Kazandık. Yunanistan'ın tek golünü atan Anastopulos'un kullandığı bir penaltı
vuruşunu ise kalecimiz Samsun'lu Fatih önledi. Maçın ertesi günü yayınlanan
gazetelerin birinin başlığı da oldukça ilginçti: "Kırk yıl önce, kırk yıl
sonra 3 - 1".
29 Mart 1989 günü Atina'da Olimpiyat Stadında
oynanan son maçı da televizyondan izledim. Yunanlılar hiç bir varlık
gösteremediler. Türk takımının maça daha iyi hazırlandığı belli oluyordu. Bir
futbolcumuzu tüm Yunanlı sporseverler hayranlıkla, gıptayla ve biraz da
kıskançlıkla izlediler. Tek başına Yunan takımını dağıtan ve maçın da tek golünü
atan bu futbolcunun adı Rıdvan Dilmen idi. Kırk bir yıl önce Fenerbahçeli
Lefter'in Atina'lılara sunduğu resitali bu kez başka bir Fenerbahçeli, Rıdvan,
televizyon aracılığı ile tüm Yunanistan'a izletiyordu. Oyunun sonlarına doğru
Rıdvan'ın tüm Yunan savunmasını geçerek Tanju'ya verdiği top boş kale yerine
autu boylamasa bu maçı 2-0 gibi bir skorla kazanmak işten bile değildi. Maçın
ertesi gün Atina'da yayınlanan Eleftheros Tipos (Hür Basın) gazetesinin
başlığı ise bizim için bir gurur kaynağı idi.
"O diavolos perase ap tin Athina! - Atina'dan şeytan geçti!"
Sonuç olarak Yunanistan A milli takımı ile
oynadığımız beş maçın beşini de biz kazandık. Onbir gol attık ve dört gol yedik.
Şimdi çok yakında Dünya Kupası eleme grubunda oynayacağız. Son Avrupa Kupası
şampiyonu, futbol oynamaktan çok oynamamayı düstur edinmiş palikaryalar
(aşağılayıcı anlamda kullanmıyorum, palikari delikanlı demek) karşısında ne
gibi bir sonuç alacağız. Çek Cumhuriyeti'nin, Portekiz'in düştüğü tuzağa biz de
düşecek miyiz? Yoksa ağır Dellas'ın arkasına indirilecek toplarla Tuncay'lar,
Gökdeniz'ler Yunan kalesi önünde cirit mi atacaklar? Ya da Nihat'lar,
Yıldıray'lar doksanları mı görecekler. Ben Ersun Yanal Hoca'dan umutluyum, tek
korkum istatistik. Yani berabere kalma ya da yenilme sıramızın gelmiş olması.
(Bu yazı kaleme alındıktan sonra Pire'de oynanan ilk maç 0 - 0 berabere
sonuçlandı.)
|