İzleyebildiğim kadarıyla Lefter Küçükandoniadis
Ben Lefter'i uzun süre izleyebilmiş mutlu insanlardan birisiyim. Lefter'in Fenerbahçe'de oynamaya başladığı 1948 yılında
ilkokulun üçüncü sınıfındaydım. Lefter'in futbolu bıraktığı 1964 yılında ise
üniversiteyi bitirip meslek yaşamıma başlamıştım. Sayın Rüştü Dağlaroğlu'nun
"Fenerbahçe Tarihi"nden anımsadığıma göre Lefter'in Fenerbahçeye gelişi şöyle
olur:
1948 yılında Fenerbahçe'nin efsanevi kalecisi ve
kaptanı Cihat Arman'ın askerliği gündeme gelir, yedeği Erdal Kocaçimen
sakatlanmış takım da kalecisiz kalma tehlikesiyle karşılaşmıştır. (Aslında
nedenler değişik olsa da bugünkünden pek de farklı bir durum değil.) O sıralarda
Beyoğluspor'da Lui ya da Toni Şalabi adında yetenekli bir kaleci vardır. Sanırım
bu Şalabi, Saint-Joseph 1956 mezunu, milli voleybolcu Sami Şalabi ağabeyimizin
ağabeyidir. Fenerbahçe bu kaleciyi renklerine bağlamak ister ve Sayın Dağlaroğlu
Beyoğluspor idarecileri ile pazarlığa gider. Aldığı yanıt şöyledir:
"Rüştü Bey! Tamam biz size Şalabi'yi veririz,
bir sorun da çıkarmayız. Ancak öyle bir futbolcu biliyoruz ki, tam Fenerbahçe
için yaratılmış. Sakın kaçırmayın!"
Sayın Dağlaroğlu bu futbolcunun kim olduğunu
sorar. Lefter adındaki bu genç Taksim takımında oynarken askere alınmış ve
Diyarbakır'da bulunmakta imiş. Rüştü Bey Diyarbakır'a gider, terhis aşamasındaki
Lefter'i bulur ve İstanbul'a getirip ilk antrenmana çıkartır. Macar antrenör
Ignace Molnar Lefter'i A takımı karşısında B takımında oynatır. Sonuç oldukça
ilginçtir. B takımının 4-1 kazandığı maçta B takımının tüm gollerini Lefter
atar. Ve o günden sonra ortalıktan kaybolur. Fenerbahçeli yöneticiler telaşa
kapılırlar. Diğer takımlardan gizledikleri Lefter'in kaçırıldığını sanırlar. Tüm
İstanbul'u ararlar ve sonunda Büyükada'da bir evde bulurlar. Neden ve kimden
kaçtığını sorarlar. Lefter'in yanıtı oldukça ilginçtir:
"A takımına 4 gol birden atınca çok utandım!"
Takıma doğrudan giren Lefter İtalya ve Fransa'da oynadığı yıllar dışında Fenerbahçe'de sürekli yer aldı, sayısız
goller attı, gol krallıkları yaşadı, şampiyonluklara katkıda bulundu, kaptanlık
yaptı, milli takımda ilk ellinci kez formayı giyen oldu. Hakan ortaya çıkana
kadar da milli takım gol kralıydı. Ancak Lefter'in futbol oynadığı yıllarda
günümüzdeki kadar çok milli maç oynanmıyordu. Yoksa o da forma giyme sayısını
yüzün üzerine çıkartır, gol yarışında da Hakan'ı geçerdi. Milli takıma
Turgay'dan önce kaptan olması gerekiyordu ama Turgay'ın GS'li olma ayrıcalığı
vardı. Turgay'ın oynamadığı maçlarda mili takım kaptanlığı görevini yürüttü.
Anımsadığım önemli gollerine gelince:
·
Milli takımımız İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ilk milli maçını 23 Nisan 1948'de Atina'da Yunanistan ile
yapar. 3-1 kazandığımız bu maçta ikinci golümüzü Lefter atar. (İlk gol yine bir
Fenerbahçeli Küçük Fikret'ten, üçüncü gol ise Beşiktaşlı Şükrü Gülesin'den
gelir.) Takımda çoğunluk Fenerbahçededir ve anımsadığım kadarıyla kadro
şöyledir: Cihat Arman (FB-Kaptan) - Murat Alyüz (FB), Vedii Tosuncuk (BJK-bizim
Nezihi'nin ağabeyi) - Selahattin Torkal (FB), Bülent Eken (GS), Hüseyin Saygun
(Vefa) - Fikret Kırcan (FB), Erol Keskin (FB), Ahmet Erol (FB) [Şükrü Gülesin (BJK)],
Lefter Küçükandoniadis (FB), Şükrü Gülesin (BJK) [Halit Deringör (FB)]. Saha
kenarına yerleştirilmiş Yunanlı savaş gazileri Lefter'e sürekli küfür
etmektedir. Bu yüzden taç ve korner atmaya hiç gitmez. Üç gün sonra İstanbul -
Atina karmaları arasında ikinci bir maç oynanır. İstanbul karması milli takım
yedeklerinden oluşturulur. İlk devrenin sonlarına doğru Atina karması 2-1 galip
durumdadır, tribünde seyirciler marşlar söylemekte ve Lefter'e alaycı
göndermeler yapmaktadır. Lefter yöneticilere söyleyerek takıma girmek ister,
girer girmez de beraberlik golünü atar. İkinci devrede iki gol daha çıkartır,
bir gol de anımsayamadığım başka bir oyuncudan gelince maçı 5-2 kazanırız.
Yıllar sonra bir röportajda kendisine en heyecanlandığı maçlar sorulunca
"Irkıma karşı ulusumu temsil ettiğim Yunanistan maçları" der.
·
50'li yılların başında İstanbul'a "Desportes" adında bir Brezilya takımı gelir. Türkiye röveşata golleriyle
Desportes maçlarında, özellikle Pinga adlı futbolcuyla tanışır. (O zamanlar
röveşatanın adı makastır). Desportes - GS maçında Coşkun Özarı bir yumrukta bu
Pinga'nın dişlerini kıracaktır. Desportes tüm maçlarını kazanır. Fenerbahçe de
bu furyadan kısmetine düşeni alır ve 1-3 yenilir. Ancak Fenerbahçe'nin golünü
Lefter 30 - 35 metreden attığı bir şutla yapar. Maçtan sonra Brezilyalılar
"Bu gol Brezilya'da atılsa sabahlara kadar sokaklarda fener alayları yapılır."
derler.
·
50'li yıllarda penaltı atışlarında kaleciler gözleri kapalı bir köşeye plonjon yapmazlar. Bir Fenerbahçe - Vefa
(Vefa o zamanlar dördüncü büyük takım) maçında Lefter penaltı atışında kaleci
Orhan'ı ilk kez ters tarafa yatırır. Orhan bu olayı onur konusu yapar, evine
kapanır ve günlerce sokağa çıkamaz.
·
Yine 50'li yıllarda "Atletico de Rio" adında bir Brezilya takımı daha gelir. Bu takım Desportes kadar güçlü
değildir. Fenerbahçe bu takımı 5-2 yener. Gollerden birini Lefter santradan
kaptığı topla kaleci dahil tüm rakipleri çalımlayarak atar. Çalım attığı tüm
futbolcular ve de bir Brezilyalı olan orta hakem sırayla Lefter'in elini sıkarak
kutlarlar.
·
Ünlü 3-1 lik Macaristan milli maçında biri penaltıdan olmak üzere iki gol atar.(O Macaristan takımı benim
futbolla ilgili olduğum 56 yıl içinde TV'dekiler dahil izlediğim en büyük
takımdır.) Oyun 3-1 sürerken yine üç dört kişiyi çalımladıktan sonra ceza
sahasına girmeden çektiği ve direği yalayarak auta çıkan bir şutu vardır. Maçtan
sonra Yugoslav hakem ve tüm Macar futbolcular tarafından Avrupa'nın en iyi
solaçığı diye nitelendirilir.
·
1950'lerde bir İstanbulspor maçında Fenerbahçe frikik kazanır. İstanbulspor kalesinde bir Saint-Joseph'li
olan Sabih ağabeyimiz vardır. Sabih ağabey sağ tarafa baraj yaptırır, kendisi de
sol kale direğine yaklaşık 1 metre uzaklıkta yer alır, topu barajın daha da
sağından beklemekte ve o yöne doğru vaziyet almaktadır. Durumu farkeden Lefter
topu barajın solundan, kaleci ile direk arasındaki 1 metreden geçirir ve golünü
atar.
·
Spor tarihimizde Portekiz milli takımına karşı bugüne kadar tek yengimiz olan 1956 yılındaki maçta ilk yarıyı
0-1 yenik kapatırız. İkinci devre başlarında ceza sahası dışından Portekiz
kalesine bir şut atar. Kaleci uzanır ve topu yumruklar. Top kornere doğru yol
almaktadır. Lefter koşar ve topu korner çizgisi ile 6 pas (kale sahası)
çizgisinin birleştiği noktanın bir karış öncesinden havalandırmadan kaleye doğru
çevirir. Tüm fizik kurallarını altüst eden top falso da almaksızın doğrudan
Portekiz filelerine beraberlik golümüz olarak takılır. Daha sonra atılan iki
golle de maçı 3-1 kazanırız.
·
1959 yılında katıldığımız ilk Şampiyon Kulüpler Kupasında birinci turda Macar Czepel takımını İstanbul'da 1-1
(Gol Can Bartu) berabere kaldıktan sonra Budapeşte'de 3-2 (Goller Lefter, Şeref
Has, Avni Kalkavan) yenerek ikinci tura çıkarız. Bu turdaki rakibimiz Fransa
şampiyonu Nice'tir. Bu maç öncesi satın aldığım L'Equipe gazetesinde Fransızlar
şöyle yazmaktadır: "Les Turcs n'accordent pas la moindre chance à Nice devant
Fenerbahçe, leur idole. - Türkler taparcasına sevdikleri Fenerbahçe karşısında
Nice'e hiç şans tanımıyorlar." İstanbul'daki maçı Fenerbahçe 2-1 (Goller Can
Bartu, Şeref Has) kazanır. Nice'teki maçta Nice 2-0 önde iken 90. dakikada
Fenerbahçe penaltı kazanır. Tüm futbolcular heyecandan bembeyaz kesilmiştir.
Kimse penaltıyı atmaya cesaret edememektedir. Lefter topu alır, penaltı
noktasına koyar ve fazla gerilmeden bir plase ile Nice kalecisi Lamia'nın soluna
bırakır. Maç 2-1 sonuçlanır. O zamanın kurallarına göre tarafsız sahada üçüncü
maç oynanacaktır. Üçüncü maçın sonucunu sormayın.
·
1960 yılında Ankara'da oynanan ve 4-2 kazandığımız İskoçya milli maçında da iki gol atar. Lefter'in ikinci golü
takımın üçüncü golüdür ve ikinci golün şaşkınlığını yaşayan kalecinin durumunun
farkına varıp 40 metreden attığı şutla kaydedilir. Dördüncü golden hemen sonra
40 metreden bir şut daha çıkartır. Sağ direğe çarpan top falso alarak sol
direğin yanından auta çıkar. Maçın Avusturyalı hakemi maçtan sonra Lefter için
"Futbolun Profesörü" der. Sevgili Manol da (O yılların Fenerbahçe
amigosu) profesörlüğü daha da ileri götürür ve Lefter'i "Ordinaryüs"
yapar. O günden sonra da Lefter'in lakabı "Ordinaryüs" olur.
·
1960'larda bir Beşiktaş maçında attığı penaltıyı Beşiktaş kalecisi Varol kurtarır ve kendisiyle dalga geçmeye
başlar. Beş dakika sonra kazanılan korneri Lefter Varol'un üzerinden aşırarak
doğrudan gole çevirir ve maçı Fenerbahçe 2-0 kazanır.
·
1954 Dünya Kupası maçında yine bir Fenerbahçeli Burhan Sargın (Canavar Burhan)'ın golleri ve de kura şansıyla
elediğimiz bir önceki kupanın dördüncüsü İspanya ile İstanbul'da oynadığımız
maçta (Türkiye 1 İspanya 0; Gol Burhan) İspanyollar'ın kadrosunda Macar asıllı
santrofor Kubala da bulunmaktadır. Kubala bir futbol cambazıdır. Topu iki ayağı
arasına alır ve üzerinden atlaya atlaya önüne gelen futbolcumuza çalım
atmaktadır. Lefter Kubala'yı numaralı tribün önünde sıkıştırır (Maç İnönü
Stadında oynanmaktadır), ayağındaki topu kapar ve aynı numarayı Kubala'ya yapar.
Tribünler tezahürattan yıkılmak üzeredir.
·
Dünya kupası finallerinde atılan 400.cü gol Lefter'in Federal Almanya maçında attığı ikinci golümüzdür. Maçı
maalesef 2-7 yitiririz ancak Lefter bu onura erişir.
Lefter ile ilgili kişisel bir anıma değinerek bu yazıyı noktalamak isterim. 1980-83 yılları arasında rastlantıların büyük lütfu
ve de yardımı ile Atina'da bir Suudi Arabistan bürosunda çalıştım. 150 kişilik
büromuzda benden başka karı koca bir Türk çifti daha vardı ve onlar da
Fenerbahçeli idi. İstanbul'un çocukluk zamanlarımdaki halini anımsatan Atina'da
biz üç Türk sürekli o taverna senin, bu meyhane benim gecemizi gece ediyorduk.
Bu gecelerden birinde Paleo Faliron'da (Atina'nın İstanbullu Rumlarla meskun
semti - Herkes Türkçe bilir ve konuşur) Capri Lokantasında demlenirken
masalardan birinde Lefter'i andıran birini gördük. Şef garson Yani'ye sorduk.
"Ta kendisi" diye yanıtladı. Ne içtiğini sorduk. Beyaz Demastika (Bir Yunan
şarap markası) dedi. Biz de kendisine bir şişe beyaz Demastika gönderdik. Şarap
masasına geldiğinde kadehini doldurdu ve bizlere dönerek Rumca "sağlığınıza"
dedi. Biz Türkçe "Şerefine Büyük Ordinaryüs" diye yanıtladık. Hemen
kalkarak masamıza geldi. İstanbullu olduğumuzu öğrenince gözleri dolar gibi
oldu. İsviçre'deki teyzelerini ziyaret etmiş. Otomobille geri dönerken
Atina'daki akrabalarına uğramış. "Fenerbahçemiz hiç de iyi bir durumda değil"
diyerek dert yandı. Sanırım o yıl averajla küme düşmekten kurtulmuş ama
ertesi yıl da şampiyon olmuştuk. Birbirimize sarıldık, öpüştük ve ayrıldık. Bu
olay anılarımın en değerlisi olarak belleğimde yer almaktadır.