BİR DİNOZOR'UN FENERBAHÇE ANILARI, ERSİN ARISOY
3.BÖLÜM - KÜÇÜK ŞEYTANLAR
Yayınlanış tarihi: 19 Şubat 2005
Yazan: Ersin Arısoy
İletişim adresi: earisoy@bahcesehir.edu.tr
Küçük Şeytanlar
Yıl 1952. Saint-Joseph'teki ikinci yılım. Préparatoire'ı (hazırlık sınıfı) bitirip Petit
Pasteur'ün "Sixième A"sında (Orta I A sınıfı) derslere başladık.
Aklım fikrim Fenerbahçe'de. Takımın durumu endişe verici. Bir yıl önce
Süreyya Paşa'nın takımı Adalet oyuncularımıza kancayı takmış. Erol
Keskin, Selahattin Torkal, Samim Var, Hilmi Ardağ, Mehmet Ali Has Adalet'e geçmişler.
Adalet gelen oyunculara hem transfer ücreti ödüyor hem de mensucat fabrikasında
bir tezgah armağan ediyor. Cihat Arman, Erdal Kocaçimen futbolu bırakmışlar.
Lefter de İtalya'ya gitmiş. GS lı basın sürekli dalga geçiyor:
"Fenerbahçe artık bitmiştir, seneye ikinci kümeye!"
Yöneticiler arayış içindeler, yeni bir takım yaratmak istiyorlar. Mehmet Ali yaptığına pişman olup geri
geliyor. Yön Ankara'ya çeviriliyor. Hacettepe'den Burhan Sargın, Akgün
Kaçmaz, İlhan Bartu; Ankaragücü'nden Abdullah Matay, Orhan Çakmak ve
Karagücü'nden Selahattin Ünlü transfer ediliyor. Bu futbolcular İstanbul'da
tanınmıyor, bir tek Burhan'ın Hacettepe'de çok gol attığı söylentileri
ortalıkta dolaşıyor. Hazırlık maçlarında başarılı oyunlar sergileyen
ortahaf İlhan İstanbul'a alışamıyor ve Ankara'ya dönüyor. O yıl bu
yeni kurulan takım görevini yapıyor, GS lıların arzuladığı gibi ikinci kümeye
düşmüyor. İkinci ya da üçüncü oluyor.
1952-53 sezonunda işler daha sıkı tutuluyor.
Takımın başına her zaman uğurlu gelen Macarlardan bir antrenör
getiriliyor: Lazslo Szekelly (Sekizelli). Beyoğluspor'dan Feridun Bugeker alınıyor.
İstanbul'da transfer edilecek başka futbolcu yok. Takım maçları üç aşağı
beş yukarı şu kadro ile oynuyor: Selahattin Ünlü - Nedim Günar, Müjdat
Yetkiner - Mehmet Ali Has, Kamil Ekin, Akgün Kaçmaz - Fikret Kırcan
(Kaptan), Fahir Ülgür, Feridun Bugeker, Burhan Sargın, Abdullah Matay. Zaman
zaman Orhan Çakmak bek olarak takıma giriyor, o zaman Nedim haf oynuyor,
Mehmet Ali de Fahir'in yerine kaydırılıyor. Ligin son maçında Niyazi
Tamakan Abdullah'ın yerini alıyor ve Galatasaray'a bir de güzel gol atıyor. Niko
Knezeviç adında bir yedeğimiz var. En önemli transferlerden biri ligin
birinci yarısının ortalarında askerliğini bitirip Vefa'ya dönmeyen ve
Fenerbahçe'yi seçen Melih Ilgaz. Orta haf ya da sağ bek oynayabiliyor.
O yıl yaşım henüz küçük (13) olduğundan İnönü
Stadı'na yalnız ya da yaşıtlarımla gitmeme izin yok. Maçların bir bölümü
Fenerbahçe Stadı'nda. Oraya izin var. Bu Fenerbahçe Stadı aynı alana (Papazın
çayırı) yapılan ikinci tesis. Birinciye yaşım yetişmedi. Sekiz on basamaklı,
altında soyunma odaları olan ahşap bir kapalı tribün ile oldukça yüksek
betonarme bir açık tribün var. Kale arkalarından biri boş, stadın genel girişi
günümüzdeki şeref tribünün bulunduğu o yerden. Karşı kale arkasında ise yine
betonarme ancak çok yüksek olmayan bir tribün var. Bu tribünün arkasında ise
tren yolu bulunuyor. Yoldan tren geçmesi o yöndeki kale için uğursuzluk belirtisi.
Gol geliyor demek. 1956 Nisanında kapalı tribün altındaki soyunma odasında ben de
soyunup Gül Kupası yarışmalarında gençler kategorisinde Fenerbahçe formasıyla
gülle atacağım ve büyük bir başarı (!) gösterip yedi atlet arasında altıncı olacağım.
İki üç yıl önce Fransız kanalı TV5 de "Topkapı" filmini
izlerken o ikinci Fenerbahçe Stadını görünce çok heyecanlanmış ve de duygulanmıştım.
İkinci Fenerbahçe Stadyumu 1970'lerde yıkılacak, 10 yıl kadar süren bir inşaat sonrası
üçüncü stadyum yapılacak, üçüncünün yerine de 2000'li yıllarda günümüzdeki Aziz
Yıldırım eseri inşa edilecek.
Fenerbahçe ilk maçlarda fırtına gibi. Lig
fikstürüne göre büyüklerle (Beşiktaş, Vefa ve Galatasaray) son haftalarda
oynayacak. İlk maçlarda bol gollü yengiler alınıyor. Gollerin çoğunu da
Burhan atıyor. O günlerde sinemalarda bir Türk filmi gösterimde: "Ankara
Canavarı". Bir casusluk filmi bu. Tribünler bu sıfatı Burhan'a uygun
görüyor ve Burhan "Ankara Canavarı" diye anılmaya başlıyor.
Zamanla Ankara sözcüğü düşüyor ve Burhan "Canavar Burhan" olarak
Türk futbol literatürüne geçiyor. Yıllar sonra Aykut Kocaman'ın futbol
oynayış biçimi ile Canavar Burhan arasında benzer çok yön bulacağım.
Fikret Kırcan ve de Müjdat Yetkiner ikinci baharlarını yaşıyorlar. Mehmet
Ali ve Donanma Kamil takımın diğer ağabeyleri. Kalanların yaşları 18 -
23 arası. Sahanın içinde vızır vızır dolaşıp akıl almaz şeytanlıklar
yapıyorlar. Fenerbahçeli "Küçük Şeytanlar" böylece doğuyor.
İlk Beşiktaş maçına kadar takım tüm maçlarını kazanıyor, iyi de bir averaj elde
ediyor. O zamanlar averaj atılan golün yenilen gole bölünmesi ile elde edilirdi.
Bu maçlardan İnönü Stadı'nda oynanan Kasımpaşa maçına halamın oğlu Muvaffak
Ağabeyim beni götürüyor. İlk yarı iyi oynuyoruz ama gol gelmiyor. İkinci yarı
başında herkes tedirgin, ancak goller bir birini izliyor ve maçı 4-0 kazanıyoruz.
Küçük Fikret'in iki şahane golünü anımsıyorum, diğer goller belleğimde yok.
Bir de her golden sonra kırık şivesiyle "ikinci, ikinci", "üçüncü, üçüncü",
"dördüncü, dördüncü" diye bağıran taraftarımız (büyük olasılıkla bir Rum
yurttaşımız) aklımda kalmış.
Fenerbahçe Stadı'nda üç maç izliyorum. Önce Emniyet ve
Beyoğluspor maçları. Maçlara bizim sınıftan Oktay Arman, Ünal Acarsoy, Önder
Diyarbekirli ve Süha Özçiftçi geliyor. Bir arada oturup tezahürat yapıyoruz.
Maç sonunda o zamanlar adı Yoğurtçupark Yokuşu olan Esat Işık Caddesini
tırmanıp okula dönüyoruz. Tümümüz yatılı öğrenciyiz. Emniyet'i kolay (5-0),
Beyoğluspor'u zorlanarak (2-1) yeniyoruz. Sıra Adalet maçına geliyor. Maç
gergin havada başlıyor. Kolay değil, Adalet takımında dört eski Fenerbahçeli
var. İlk başlarda Adalet bir gol buluyor, Burhan hemen yanıt veriyor. Sonra
maç Adalet ceza sahası üzerine yığılıyor. Sürekli faul yapıyorlar. Burhan'ı
sakatlıyorlar. O zamanlar oyuncu değiştirmek yok, takım 10 kişi kalıyor.
Tribünler Adalet'i yuhalıyor ve ilk yarı bu atmosferde (1-1) sona eriyor.
Dikkat edilecek nokta, sahaya yabancı madde atan yok, atlayan yok, galiz
küfür eden yok. Yalnızca Adalet yuhalanıyor ve o takımda yer alan eski
Fenerbahçeli oyuncuların hötöröf olduğu belirtiliyor. İkinci yarı başında
Adalet takımı yeni maça çıkar gibi sahaya geliyor, yuhalar arasında tribünleri
selamlıyor ve soyunma odasına dönüyor. Fenerbahçe ve hakemler yerlerini alıyor.
Hakem üç kez düdük çalıyor ve Fenerbahçe lehine hükmen maçı bitiriyor.
Cihat Arman'ın çıkardığı "Özfenerbahçe" dergisinin o haftaki başlığı şöyle:
"Adalet ikinci yarıdaki gol sağanağı yerine hükmen mağlubiyeti tercih etti."
Bu hava içinde Beşiktaş maçı geldi çattı. Basın Beşiktaş'ı favori gösteriyor,
"Fenerbahçe doğru dürüst takımlarla karşılaşmadı ki siftahı Beşiktaş'la
yapıyor" diye yazıyor. Maça gitmeye doğal olarak izin yok. Sanırım
radyodan da yayınlanmadı. TV ya da cep telefonu yok ki skordan anında haberdar
olalım. Maç sonunda klakson çalan arabalar da yok. Pazar akşamı okulun yolunu
tuttuk. Petit Quartier'nin avlusunun demir kapısını aralayınca şamatayı gördüm.
İçlerinde Hasan Anamur, Oktay Enünlü ve Selim Aral'ın da yer aldığı kalabalık
bir grup "Ya, ya ,ya! Şa, şa, şa! Fenerbahçe çok yaşa!" diye bağırıyordu.
Selim gündüzlü bir öğrenciydi, ama o da kutlamaya katılmak için okula gelmiş.
Az sonra sınıf arkadaşımız, Fenerbahçeli Nahman Susar soluk soluğa "Heyt anam!
Ne gollerdi be!" diye avluya girdi. Maçı izlemiş. İlk golü Küçük Fikret atmış,
Süleyman Seba beraberliği sağlamış, ardından Canavar iki tane çakınca maçı 3-1
kazanmışız. "İskelede, Hacıbekir'in önü kıyamet günü gibi, baba bedavadan
şeker dağıtıyor." diyordu Nahman. Şekerci Hacıbekir takımın efsanevi
başkanlarından. Maçın yitirildiğini gören Recep Adanır hırslanmış ve maç
sonunda Nedim Günar ile Melih Ilgaz'ı yumruklamış. Özfenerbahçenin bu olayla
ilgili başlığına göz atalım:
"Fenerbahçe'nin kazandığı Fikret'in bir, Burhan'ın iki golüne Beşiktaş Süleyman'ın bir golü
ve Recep'in iki yumruğu ile yanıt verdi"
Bir hafta sonra Vefa maçı var. Babam Ankara'dan gelmiş. "Baba, beni maça götür!"
diye yalvarınca kıramadı. Sabah erkenden İnönü Stadı'na yollandık. Yanımızda
velim Hasan Bey Amca ile Ankara'dan Vahit Ağabey de var. Stad yükünü almış. Upuzun
kuyrukta uzunca süre bekledikten sonra eski açığa girebildik. Yeni açığın
yapılmasına on yıl kadar var. Onun yerinde gazhane tesisleri ile oldukça kalın
bir taş duvar yükseliyor. Macaristan ve Brezilya milli maçlarında bu taş duvarın
önüne portatif tribün koyup numaralı fiyatına bilet sattılar. Numaralı tribün
tamamlanmamış, şeref tribünüyle son buluyor. Sonrasında gazhane duvarına dek
üç dört basamaklı bir tribün var ama inşaat yarım kalmış. Sahayı ayıran tellerin
arkasında, çukurda, ayakta maç izlenen duhuliye ile bu bir kaç basamak birleştirilmiş.
Tribünün adı Teksas. Bilet ücreti 75 kuruş. Biz eski açıkta en son skorbordun
yerleştirildiği balkon gibi yere tıkıştık kaldık. Önümüzde omuzlardan bir duvar,
bir şey görmemiz olanaksız. Babam portakal sandığı satan bir uyanıktan iki buçuk
lira verip dört adet sandık satın aldı. Onun üzerine çıkınca sahayı kolayca görür
olduk. Bir hafta önce Beşiktaş'ın tozunu atan Fenerbahçe Vefa'yı da silkeliyor.
İlk yarıda önce Feridun'un, ardından Burhan'ın golleri geldi, 2-0 öne geçtik.
Şanslıymışız, goller bizim taraftaki kaleye atıldı. Karagümrük doğumlu olup yıllardır
semtinin takımı Vefa'ya sempatisi olan babam bile "İkinci yarıda da iki tane
atarız, maç 4-0 biter!" diyordu. İkinci yarı başka gol atamadık. Takımımız
yaptığı sekiz maçı da kazanarak, hiç puan yitirmeden birinci sıraya oturdu.
Özfenerbahçenin o haftaki başlığı şöyle oldu:
"Vefa'yı da marsla yendik".
İlk yarıdaki son maçımız GS ile. Babam Ankara'ya dönmüş, Muvaffak Ağabeyim beni
beklemeden maça kaçmış. Mecburen evde kaldık. Bu kez radyo yayın yaptı. Muvakkar
Ekrem Talu'nun anlattığı maçta Fenerbahçe sürekli bastırdı. Küçük Fikret'in
frikikleri bir sağ direği, bir sol direği sıyırdı durdu. Gol atamadık, ama
yemedik de. Maç 0-0 tamamlandı. İlk yarıyı tek beraberlik ve puan farkıyla birinci bitirdik.
Liglerin ikinci yarısı da birinciye benzer bir gelişim izledi. İlginç bir Emniyet
maçı gördük Fenerbahçe stadında. Emniyet o Fenerbahçe maçına kadar tek gol atamamıştı.
Özfenerbahçede her hafta şu başlık atılırdı: "Emniyet yine gol atamadı ve 5-0
yenildi." Maç Emniyet'in golüyle başladı, kimsede "acaba maçı yitirir miyiz?"
diye bir kaygı yok. Gollerimiz yağmur gibi gelmeye başladı. Küçük Fikret frikikten
attı, bir tane Abdullah attı, iki tane Feridun attı, üç tane Burhan attı.
Maçı 7-1 kazandık. Maç 6-1 sürerken topu ayağında bulan her futbolcumuz Burhan'ı
arıyordu, o da gol krallığı yarışında öne geçmesini sağlayan kendisinin üçüncü,
takımının yedinci golünü zorlanmadan kaydetti. Maç sonunda Emniyet takımının oyuncuları
sevinç içinde ligdeki ilk gollerini yapan Nihat'ı omuzlarında taşıdılar.
Özfenerbahçenin başlığı bu kez şöyle idi:
"Meğer Emniyet'in ilk golü bize nasip imiş."
Nedendir bilinmez Beyoğluspor maçında yeniden zorlandık. Yağmur altında,
sırılsıklam ıslanarak izlediğim maçı Tarzan Mehmet Ali'nin son dakikalarda
attığı golle 1-0 kazanabildik. Oysa aynı Beyoğluspor her iki maçta da Beşiktaş'ın
averaj yapmasına olanak vermişti.
İnönü Stadı'nda Kasımpaşa'yı yine 4-0 la geçmişiz. İzleyemediğim bu maçta solaçık
Abdullah üç gol birden atmış.
İkinci devredeki Beşiktaş maçına kadar bir tek Adalet
ile golsüz beraberliğimiz oldu. Adalet güvenlik sorunuyla maçı Fenerbahçe
stadında oynamak istemedi. Her devir aynı niteliği ve özelliği taşıyan
federasyon maçı İnönü Stadı'na aldı, ben de maça gidemedim. Beşiktaş ve Vefa
maçları da berabere bitti, skorları anımsamıyorum.
Son GS maçına gelindiğinde Fenerbahçe zaten şampiyonluğunu ilan etmişti, maç formalite
maçından ileri gitmiyordu. Güzel bir ilkbahar gününde oynanan maça Fenerbahçe
bilinen kadrosuyla çıktı, ancak solaçıkta Abdullah Matay'ın yerinde Niyazi Tamakan
adında bir genç yer alıyordu. Niyazi bu fırsatı iyi kullandı, çok güzel oynadığı
kariyerinin ilk GS maçında bir de güzel gol attı. Burhan'ın nizami bir golü önce
geçerli sayıldı sonradan hakem tarafından iptal edildi. Maçı 1-0 kazanarak
şampiyonluğumuzu süsledik. Sonuç: 18 maç, 14 yengi, 4 beraberlik. Niyazi bu maçtan
sonra sürekli olarak takıma girdi, Abdullah ilk transfer ayında Beykoz'a geçti.
60'lı yılların sonunda ise Eskişehirspor'da antrenör Abdullah Gegiç'in yardımcılığını
yapıyordu. Gelelim Özfenerbahçenin o haftaki başlığına:
"Hiç yenilmeden ve yenmedik takım bırakmadan şampiyon olduk".
Son hafta Beşiktaş Beyoğluspor ile oynadı. Şeref Stad'ındaki (Yanmış Çırağan Sarayı'nın bahçesi) bol penaltılı
maçı Beşiktaş 9-0 kazandı. Gol krallığının diğer adayı Beşiktaşlı Şevket
Yorulmaz penaltılarla bir kaç gol atarak Burhan'ı geçti ve kral oldu.
Özfenerbahçenin "Gol krallığı ve makas" başlıklı yazısında Burhan'ın
golünü attığı belirtiliyor, ancak hakemin bu golü saymayarak Burhan'ın makasa
getirildiği savunuluyordu. Yazı şöyle bitiyordu.
"Burhan zaten şampiyon olan bir takımın penaltısız .........
golünü söke söke atmakla görevini yapmış bulunmaktadır. Varsın başkaları
şaibeli penaltılarla kazanılan goller sonucu elde edilen krallıkla teselli
bulsunlar."
İşte 1952-53 sezonunda yaşanılan "Küçük Şeytanlar" efsanesinden
belleğimde kalanlar.
|