Ve Kaleci Şükrü Ersoy Santraya Kadar Takla Attı
"Küçük Şeytanlar" dan sonra Fenerbahçe üç sezon
şampiyon olamadı. 1954 yılından başlayarak İnönü Stadı'na gitmeme izin çıktı. Bu
arada oldukça ilginç maçlar izledim, bunlara ilerideki yazılarda değineceğim.
1956 yaz tatilinin sonuna doğru sınıf arkadaşım Erbil Töre'nin konuğu olarak
memleketi Tire'ye gittim. Ailesi ile birlikte çok güzel günler geçirdik.
Transfer etkinliklerini ve hazırlık maçlarının sonuçlarını Tire'de radyodan ve
bir gün gecikmeyle gelen İstanbul gazetelerinden izledik. 1953 yılı transfer
ayında askerlikleri biten Basri Dirimlili (Mehmetçik) ile Naci Erdem'i, 1955 de
de yine askerlik görevini tamamlayan kaleci Şükrü Ersoy'u (Lastik) renklerine
katan Fenerbahçe 1956 transferinde arka arkaya bombaları patlattı. Karşıyaka'dan
Ergun Öztuna (Puşkaş), Beykoz'dan Şirzat Dağcı, Adalet'ten Turhan Bayraktutan,
Kasımpaşa'dan Seracettin Kırklar ile Genç Milli Takımdan Necdet Çoruh Fenerbahçe
saflarına katıldılar. Transfer ayında ortalıktan kaybolan ve başka takımlara
gideceği konusunda çeşitli dedikodular yapılan Mehmet Ali Has son gün kardeşi
Şeref'i de yanına alarak yuvaya döndü. Adalet klübü başkanının kızına aşık olup
evlenen Canavar Burhan ise Adalet'e geçti. Ancak o da bir kaç yıl sonra geri
dönecek. Gazeteler ve dergiler yaptıkları anketlerde Fenerbahçe'nin forvetini
şöyle düzenliyorlardı: Turhan, Lefter, Şirzat, Ergun, Niyazi. Yalnız hesapta
olmayan bir futbolcu ortaya çıktı. Basketbol takımımızın süper yıldızı Can Bartu
o yıl futbol da oynamaya karar verdi ve yeşil sahalara indi. Can Türkiye'nin
bana göre gelmiş geçmiş en iyi basketbolcusu idi. Onu potoların önünde izlemek
insana ayrı bir keyif veriyordu. Günümüz basketbolcuları ile kıyasladığımda
rahatlıkla şöyle diyebilirim: Can Bartu = İbrahim Kutluay + Harun Erdenay +
Orhun Ene. (Bir tek Şengün Kaplanoğlu belki Bartu'nun düzeyine yaklaşabilir).
Can önceki yıllarda zaman zaman zevk için genç takımda ya da özel maçlarda
futbol takımının formasını giyiyordu ama işi bu kadar ciddiye alacağına kimse
ihtimal vermiyordu. Bol gollerle kazanılan hazırlık maçlarında ortalığı kastı,
kavurdu. Cihat Arman'ın Beşiktaş antrenörlüğüne getirildikten sonra kapattığı
"Özfenerbahçe" dergisi yerine başka yazarlar tarafından yayın yaşamına atılan "Yeni Özfenerbahçe" dergisi Can için şöyle yazıyordu:
"Fenerbahçe yeni bir Lefter yarattı"
Can Bartu futbolun yanında basketbol oynamayı da
sürdürdü ve 1956 yılının Eylül ayında önce basketbol milli takımında Macaristan,
15 gün sonra da futbol milli takımında Polonya karşısında oynayarak ilginç bir
rekora imza attı.
Tire'de geçirdiğimiz tatilin son günlerinde lig
maçları başladı. Fenerbahçe ilk maçında Beyoğluspor'u 3-0 yendi. Bu maçta Puşkaş
Ergun iki gol attı. Biz Erbil'le bir an önce İstanbul'a geçip okul açılmadan
oynanacak Beykoz maçını izlemek istiyorduk. Erbil ilginçtir, okuldaki ilk
yıllarında GS sempatizanı iken belki benim etkimle, belki de Saint-Joseph'li
olmanın doğal sonucu olarak Fenerbahçeli oldu. O yıl lig maçlarını yerinde
izleyen kalabalık bir grubumuz vardı. Erbil'e ek olarak bugün çok başarılı bir
estetik cerrahı olan Onur Erol, mezuniyetten beri göremediğim ve hasreti buram
buram burnumda tüten sevgili arkadaşım Turhan Mursaloğlu ve anımsayamadığım
diğerleri Cumartesi ya da Pazar günü erkenden İnönü Stadı'na damlar, maç
başlayana kadar çeşitli şamatalarla vakit geçirir, oyun başladıktan sonra da hiç
susmadan takımı desteklerdik.
İzmir'den bir Perşembe öğle vakti vapurla hareket
edip Cuma akşamı İstanbul'a vardıktan sonra Cumartesi günü İnönü Stadı'nda
kapalının Fenerbahçe tribünü diye adlandırılan orta bölümüne kapağı attık. Takım
sahaya dar çubuklu formalarla çıktı, forma pek sevimli gelmedi; oysa bir kaç
hafta sonra giyilecek laciverti geniş sarısı dar forma oldukça sükse yapacak ve
sezon sonuna kadar sırtlardan çıkarılmayacak. Belleğimi zorlayınca o gün için
aklıma şöyle bir takım geliyor: Selahattin - Seracettin, Basri - Akgün, Naci
(Kaptan), Necdet - Turhan, Can, Şirzat, Ergun, Niyazi. Lefter'in hafif bir
sakatlığı varmış, oynayamıyor. İlk on dakika içinde Şirzat eski takımına iki gol
birden attı. Takımda Erbil'in gözde oyuncusu Şirzat Dağcı, benimki Ergun Öztuna.
Erbil doğru seçim yapmış gibi övünüp duruyor. Devre 2-0 bitti, ikinci devre
başlarında bir gol yedik. "Ne oluyor? Acaba kötü bir sürprizle mi
karşılaşıyoruz?" demeye kalmadan bir penaltı kazandık ve topun başına
Necdet geçti. "Lefter'in yokluğunda penaltı yeni gelene mi attırılır?"
diye düşüncelere dalarken kaleci Necmi Mutlu'nun (yıllar sonra Beşiktaş'a
geçecek ve takım kaptanlığına kadar yükselecek) sağına sol ayakla yapılan nefis
bir plase ve durum 3-1. Maçı da bu skorla kazandık. Erbil ve benim tüm
karamsarlığımıza karşın ertesi günkü gazeteler Fenerbahçe'nin oyununu öven
yazılar yazdılar.
Yine bir Adalet maçı. Yemekhanede karşımda oturan
GS'lı Yusuf Albukrek ile on lirasına iddiaya tutuştuk. Beraberliğin onun olması
koşuluyla iki gol avans vererek Fenerbahçe'yi tuttum. Bu, iki fark olursa
iddiayı Yusuf'un kazanacağı anlamına geliyor. Benim kazanmam için üç fark
gerekecek. İlk devre şahane oynuyoruz. Şirzat gazhane yönündeki kaleye topu iki
yan direğe birden vurdurarak ilk golümüzü atıyor. Devrenin ortalarına doğru Can
ceza sahası üzerinden enfes bir şutla golleri ikiliyor, ardından santra yapan
Adalet'lilerin ayağından topu kapıp kaleye iniyor ve üçüncü golümüzü ağlara
gönderiyor. Adalet dağılmış durumda. Akgün de kariyerinin ender gollerinden
birini ceza sahası üzerinde çektiği falsolu şutla kaleci Ömer'i avlayarak
yapıyor. O Ömer daha sonraki Fenerbahçe maçlarında akılları durduracak
kurtarışlar yapacak ve hep puan yitirmemize neden olacak, buna karşın GS
karşısında sürekli bedava goller yiyecek. Devreyi 4-0 önde kapatıyoruz. İddiayı
kazanmış gibiyim. İkinci yarıda oyunun seyri değişiyor, Fenerbahçe fanteziye
kaçınca Adalet yüklenmeye başlıyor ve bir gol atıyor. 4-1 lik skor da bana
yarıyor ancak durum endişe verici. Oyunun sonlarına doğru Adalet bir de penaltı
kazanmaz mı? Gitti bizim onluk. On TL o zamanlar için iyi para, benim bir
haftalık harçlığım. Yanımda başka para da yok, tüm haftayı okulda meteliksiz
geçireceğiz. Adalet'li futbolcu (kim anımsayamıyorum) topu dikiyor, geriliyor.
Kalecimiz Selahattin pür dikkat. Adalet'li futbolcu topa vurmak üzereyken
yakınımızdan bir taraftar "Elin g.tüne!" diye bağırıyor. Bu o zamanların
tılsımlı tümcesi. Yüreğim durmak üzere. Top üst direğin sağına çarpıp auta
çıkıyor. Maç az sonra 4-1 bitiyor, ben de bitiyorum. Akşam yemekhanede Yusuf'un
on lirasını cebe indiriyorum ve bir daha iddiaya girmemeye kendi kendime söz
veriyorum.
Bir Pazar günü Kasımpaşa ile "Federasyon Kupası"
maçımız var. Bu maçlar eliminasyon usulü ile yapılıyor. O gün forvetimiz şöyle
düzenlenmiş: Ergun, Şeref, Şirzat, Can, Lefter. Fenerbahçe tüm yaşamımda
gördüğüm en güzel oyunlarından birini çıkartıyor. Tüm akınlar organize, gole
yönelik, sürekli gol pozisyonu var. Sağaçıkta ilk kez oynayan Puşkaş Ergun
harika, Can ondan aşağı değil, Lefter de öyle, Şirzat ideal dağıtıcı santrafor.
Orta saha aldığı her topla ceza sahası yakınındaki boş forvetleri görüyor. Bir
tek Şeref Has tam bir felaket, her topu eziyor, ayağındakileri rakibe
kaptırıyor, boş kaleye topu dürtemiyor, tonlarca pozisyonu harcıyor. Oyuncu
değiştirme henüz gündemde değil, mecburen maçın sonunu getiriyor. "Nerden
bulmuşlar bu kazmayı? Hemen kadro dışı bırakılmalı!" homurtuları tribünleri
sarıyor. O Şeref yıllar içinde büyük aşamalar yapacak, kendini sürekli
yenileyecek, 60'lı yıllarda tüm takımın yükünü bir başına taşımasından dolayı
"Hamal Şeref" lakabını alacak, unutulmaz goller atacak, nice zaferlerde pay
sahibi olacak, Fenerbahçe ve milli takıma yıllarca kaptanlık yapacak ve adını
unutulmazlar arasına onurla yazdıracak. Şeref Has Fenerbahçe'deki ilk yılında
işte böylesine kötü oynuyordu. Bu bakımdan tüm taraftarlarımızdan günümüzde
başta Selçuk olmak üzere bazı oyuncularımıza daha hoşgörülü yaklaşmalarını
diliyorum. Kasımpaşa'yı 6-0 yenerek kupadan eledik. Goller Can (2), Ergun (2),
Lefter ve Şirzat tarafından atıldı.
Bu maçı izleyen hafta lig maçında İstanbulspor
karşısına çıktık. İlk golü İstanbulspor atınca ben çok gerilmişim. Yamacımda
oturan Onur Erol "Tasalanma yahu, şimdi golleri sıralarız." diye beni
sakinleştirmeye çalışıyor. Nitekim onun dediği oluyor. Önce Şirzat, ardından
Ergun ve 2-1 öne geçiyoruz. Fenerbahçe bir önceki oyununu yinelemeye başlıyor,
Şeref de takımdan kesildiğine göre İstanbulspor önünde tarihi farka gidebiliriz.
Bu tarihi farka ileriki yıllarda 8-2 lik skorla erişeceğiz ve ben bunu da size
önümüzdeki haftalarda anlatacağım. O günkü maçın ikinci yarısında İstanbulspor
çok sert oynadı, hakem de oyunu çığırından çıkarınca skor 2-1 de kaldı.
Federasyon kupasının ikinci turunda rakibimiz GS.
Büyük umutlarla maça gidiyoruz. GS'yı elimizden hakemler bile kurtaramaz. Maça
çok hızlı başlıyoruz. İlk dakikalarda Can golümüzü atıyor ve 1-0 öne geçiyoruz.
Pis bir top oyunu 1-1'e taşıyor. Fenerbahçe tınmıyor ve aynı Kasımpaşa maçında
olduğu gibi GS'ın tozunu atıyor. Her atağımız tehlikeli, golümüz fazla
gecikmiyor ve Şirzat'ın golüyle durumu 2-1 yapıyoruz. Golden sonra tüm
oyuncularımız yerde yatan Şirzat'ın üzerine yığılarak etten bir kule
oluşturuyorlar. GS kalecisi Turgay Şeren bir on dakika sakatlanmış gibi sahada
yatarak takımımızın hızını kesmeye çabalıyor. Turgay ayağa kalktıktan bir dakika
sonra Ergun altı pastan topu havalara dikip üçüncü golümüzü atamayınca oyunun
rengi değişiyor. Devrenin son dakikalarında GS penaltı kazanıyor. Metin Oktay
penaltı atmak için topa yönelince Can Bartu ceza sahası dışından kalecimiz
Selahattin'e sağ köşeyi işaret ediyor. Selahattin sağa yöneliyor, Metin de o
köşeye vuruyor ancak topu auta gönderiyor. Yanımda ellerini yukarıya açmış
taraftarımız tanrıya şükrediyor: "Allahım! Fakirin duasını kabul ettin!"
Penaltıyı atlattığımıza göre bu maçı kazanacağız. Hiç de öyle olmuyor. İkinci
devre takımımız oyundan düşüyor ve ballı GS, Metin'in attığı iki golle maçı 3-2
kazanınca federasyon kupasından eleniyoruz. Bu maçı yitirdiğimize çok yanacağım
ve Ergun üçüncü golü atsa GS'yı elerdik diye düşüneceğim. Bugün de düşüncem aynı
yönde.
Ertesi Pazar ligde yine GS ile oynuyoruz. Federasyon kupasında elimizden kaçırdık, bu kez kurtulamazlar. Can'ın ve
Lefter'in başına birer kasap dikmişler, sürekli faul yapıyorlar, Bir türlü
olağan oyunumuzu kuramıyoruz. Devre hay huy içinde golsüz bitiyor. İkinci
devrede de oyun değişik bir görünüm almıyor. Maçın sonlarına doğru ceza sahası
dışında, taç çizgisine yakın bir yerden GS faul kazanıyor. Baraj yapmaya bile
gerek yok. Savunmacılarımız alanı parselliyorlar, yalnız sağ bek Nedim Günar
biraz öne çıkmış, GS lı Güngör altı pas üzerinde bom boş bekliyor. Tribünlerden
Nedim'i uyarmaya kalkıyorlar ama Suat Mamat hemen Güngör'e pasını atıyor ve ona
da topa sadece dokunmak kalıyor. Kalecimiz Selahattin Ünlü iki eliyle kafasını
tutuyor "böyle de gol yenir mi?" diye, ancak daha da kötüsünü yiyor ve
otuz metre kadar uzaktan Suat'ın şandeline engel olamıyor. Ballılar bu maçı da
2-0 kazanıp bayram yapıyorlar. O gün doğan Güngör'ün kızına maçın anısına
golleri atan Güngör ve Suat'ın isimlerinin ilk hecelerinden oluşan "Günsu"
adı veriliyor, bizim ise içimiz kan ağlıyor.
Ertesi hafta GS erteleme maçının son dakikasında
Metin'in attığı golle İstanbulspor ile 2-2 berabere kalıyor. Biz ise Beşiktaş'ı
2-0 yeniyoruz. Golleri Can ile penaltıdan Necdet atıyor. Noel ve yılbaşı tatili
nedeniyle Ankara'da olduğumdan maçları radyodan dinliyorum. İlk yarıyı GS bir
puan önümüzde lider bitiriyor, BJK üçüncü oluyor.
İkinci yarının ikinci haftasında ilginç sonuçlar
alınıyor. Çarşamba günü (lig maçları Çarşamba, Cumartesi ve Pazar günleri
oynanıyor) Galatasaray puan kaptırıyor. Cumartesi günü Beykoz'u yenersek lider
olma şansımız doğuyor. O hafta içinde sınıfça bir yaramazlık yapmışız ve
edebiyat öğretmenimiz Hikmet Doğruer tüm sınıfı "retenu" ye (Cumartesi öğleden
sonra izinsiz kalma) bırakmış. Doğal olarak maçı kaçırıyoruz. Ceza bitip eve
varınca acı sonucu öğreniyorum. Beykoz beşinci dakikada bir gol atmış, ardından
seksen beş dakika savunma yapmış, bizim takım savunmayı aşamayınca maçı 0-1
yitirmişiz. Bu olur mu yani, tam ballılar puan kaybetmişken bu yenilginin sırası
mı? Benzer durum bundan sonraki yıllarda sık sık başımıza gelecek.
Ligin sonuna kadar GS son dakika golleri ile maçlar
kazanarak ilerledi. Son maç Şeker ya da Kurban Bayramı arifesinde Fenerbahçe ile
GS arasında. Tüm Türkiye'de soluklar tutulmuş. GS bir puan önde, beraberlik
onlara yarıyor, bizim şampiyon olabilmek için mutlaka ve mutlaka yengiye
gereksinimimiz var. Bayram dolayısıyla yine Ankara'dayım, mecburen maçı radyodan
izleyeceğiz. Ağabeyimin Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi karşısında bulunan
Atatürk Çarşısı'ndaki dükkanına gittim. Amaç arife günü kalabalık olacak
dükkanda ağabeyime yardımcı olmak, bir yandan da maçı birlikte dinlemek.
Maçı Muvakkar Ekrem Talu pürüzsüz sesi, duru
Türkçesi ve nefis yorumlarıyla anlatıyor. Yurtta yaşam durmuş. Dükkan bomboş,
hiç müşteri yok. İlk yarının ortalarında ceza sahası üzerinden serbest atış
kazanıyoruz. Söz Talu'da:
"Lefter geriliyor, önünde kalabalık bir baraj
kurulmuş. GS'lılar kaleye şut bekliyorlar. Lefter topa yaklaşıyor, Niyazi
barajın önüne fırlıyor, barajın üzerinden bir aşırtma, top Niyazi'nin önünde,
onun plasesi Turgay'ın sağına, Turgay atlıyor ama topa yetişemiyor. Gooooool!
Fenerbahçe 1-0 öne geçiyor."
Önümüzde daha altmış, altmış beş dakika daha var. O
zamanı gol yemeden nasıl geçireceğiz. Dükkana tek tük müşteri geliyor.
Fenerbahçe'nin önde olduğunu öğrenince önce bir oh çekiyorlar, ardından hiç bir
şey satın almadan hızla evlerine gidiyorlar. Soyunma odasına bizim takım galip
giriyor. Aklımda hep ilk yarıyı önde bitirip sonunda elendiğimiz federasyon
kupası maçı var. İkinci yarı GS dalgalar halinde üzerimize geliyor. Gol yememiz
an meselesi. Yine Talu'dan dinleyelim:
"Metin sağdan ilerliyor, onun pası Coşkun'da,
Coşkun bakıyor ve Suat'ı görüyor, Suat kaleye şutluyor ve Gooooool!"
Ayakta iken bir tabureye yığılıyorum, tüm kanım
çekilmiş, ağabeyim de bembeyaz, anlamsız bir çehreyle boş boş dışarılara
bakıyor. Ama neyse Talu ekliyor:
"Hayır gol değil, kaleci Şükrü lastik gibi
uzuyor ve doksandan topu tokatlıyor, korner. Fenerbahçe hala 1-0 önde."
Birden kendimize geliyoruz, ağabeyimle sarılıp öpüşüyoruz, tekrar pür dikkat radyoyu dinliyoruz:
"Maçın sonu yaklaşıyor, iki dakika sonra
Fenerbahçe şampiyonluğunu ilan edebilecek mi? GS baskısı arttı. Her an gol
gelebilir. Naci kafaya çıkıyor, top Can'a geliyor, Can Lefter'i kaçırıyor,
Lefter topu yakaladı, sürüyor, sürüyor, sürüyor, Ceza sahasına yaklaştı, Turgay
çıkmadı, Turgay'ın sağına bakıyor Lefter ve acımasız plasesini basıyor, top
ağlarda Fenerbahçe durumu 2-0 yapıyor, o da ne? kaleci Şükrü santra
yuvarlağına kadar takla atıyor...."
Ağabeyim de dükkandan fırlayıp "Fenerbahçe şampiyon" diye bağırarak Sıhhiye'ye doğru koşuyor ama maç daha bitmedi.
Bitişi Muvakkar Hoca'dan dinleyelim:
"Tribünler ayakta, marşlar söyleyerek Fenerbahçe'nin zaferini kutluyorlar. Meşaleler
yanıyor (Meşale dediği günümüzdekiler gibi değil, rulo yapılıp yakılan gazete kağıtları.) Fenerbahçe
top yapıp son dakikanın geçmesini bekliyor. Niyazi Can'a veriyor, Can Şirzat'ı
görüyor. Şirzat Ergun'a pas atıyor, Ergun geriye dönmüyor, Kaleye vuruyor ve top
yine Turgay'ın sağından filelerle kucaklaşıyor. 3-0, inanılmaz bir
skor..........Hakem saatini kontrol ediyor, uzun bir düdük ve Fenerbahçe
şampiyon."
3-0 gerçekten o yıllar için GS karşısında alınmış
inanılmaz bir sonuç. Sevgili Muvakkar Ekrem Talu nereden bilecek ki 40-45 yıl
sonra Fenerbahçe karşısında 3-0 lı, 4-0 lı, 5-1 li, 5-2 li, 6-1 li ve de 6-0 lı
yenilgiler GS için olağan sonuçlar olacak.
Ertesi gün iki bayramı bir arada yaşıyoruz. Milliyet gazetesinden aynı köşeye atılan üç golün fotoğrafını kesiyorum.
Fotoğrafların alt başlıkları şöyle: Niyazi 1-0; Lefter 2-0; Ergun 3-0.
Fotoğrafları boş bir beyaz kağıda yapıştırıyorum, başka bir şey eklemeden bir
zarfa koyuyorum ve sınıf arkadaşım GS'lı Ergin Çavuşoğlu'na postalıyorum.