BİR DİNOZOR'UN FENERBAHÇE ANILARI, ERSİN ARISOY
6.BÖLÜM - BJK İLE İLK YAKINDAN TEMAS
Yayınlanış tarihi: 19 Şubat 2005
Yazan: Ersin Arısoy
İletişim adresi: earisoy@bahcesehir.edu.tr
BJK ile ilk yakından temas
Biraz da Beşiktaş karşısında izlediğim Fenerbahçe'den sözedelim. İlk Fenerbahçe-BJK maçına 1955 yılında gittim. Yine
sabahın erken saatlerinde, kargalar kahvaltılarını etmeden İnönü Stadı'na
yollandık. Hep ağız alışkanlığı ile İnönü Stadı diyorum, oysa o zamanlar adı
Mithatpaşa Stadı. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti her yerden olduğu
gibi stadyumdan da İnönü adını kaldırmış. Stad özgün adına ancak 1973 yılında,
İsmet İnönü rahmetli olduktan sonra kavuşacak. Aslında bu stadın BJK'ya
verilmesini hiç içime sindiremiyorum. Ankara 19 Mayıs Stadı gibi, İnönü Stadı da
kent sporunun simgesel yapısı, 19 Mayıs'ı Ankaragücü ya da Gençlerbirliği'ne
verebilir misiniz? Ya da İzmir Atatürk Stadı Altay veya Göztepe'nin malı
olabilir mi? Bakmayın GS'nin İstanbul'da Atatürk Olimpiyat Stadı'nda oynadığına,
o geçici (!) bir süre için. BJK'lılar stadyumu kendi kitsch (kiç) anlayışları
doğrultusunda tam bir zevksizlik anıtına benzettikten sonra (kapalı tribün
üzerindeki devasa boyutlu çirkin kartallar, tepedeki localar, localara dayanan
çıkış merdivenleri, alt kata sarkıtılmış şeref tribünü... vb) şimdilerde genel
mimarisi ile hiç bağdaşmayan çelik çatı eklemelerine girişip İstanbul'un en
estetik yapılarından birine kıymak üzereler. 1966-1968 yılları arasında
Ankara'da Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü Tesisler Dairesinde çalıştığım sıralar
Fulya'da Beşiktaş için altmış bin kişilik bir stadyumun ön projelerini
hazırlamış idim, Genel Müdürlüğün parası çıkışmadı ve bu hizmet
gerçekleştirilemedi.
Başka konulara daldık, yeniden futbola dönelim. O ilk maçtan çevremde tanıdık bir yüz anımsamıyorum.
Demek ki bir başıma gitmişim. Belleğimde GS maçlarında olduğu kadar ince
ayrıntılar bulamıyorum. BJK işte ne olacak? Fazla önemsemeye deymez. İlk yarıda
Coşkun Taş'ın kalemize bir golü var. Golden sonra kalecimiz Selahattin (ya da
Şükrü) plonjon yapıp yere düştüğü pozisyonda bir süre kımıldamadan kaldı.
Devreyi 0-1 geride kapadık. Devre arasında Beşiktaş tribünlerinde hazırladıkları
ve üzerine sarı lacivert bayrak iliştirdikleri bir tabut maketini kapalı
tribünün üst tarafının parapeti üzerinde "Fenerin ruhuna el fatiha!"
diyerek gezdirmeye başladılar. Düşünebiliyor musunuz? Adamlar tribünümüz önünden
tabut geçiriyorlar, otuz cm yakınlarında taraftarlarımız var. Biri dokunsa alt
kata düşecekler. Zaten iki grup izleyici arasında tampon bölge bile yok. Yan
yana, kardeş kardeş oturuyorlar. Bugün olsa cinayet çıkar. Fenerliler tabut
taşıyıcılarına "Bunun ikinci yarısı da var!" diyorlar. Tek tepki bu. Tabut
15 dakika boyunca gezdirildi durdu. İkinci devrenin hemen başında Burhan
Sargın'ın kale sahası çizgilerinin birleştiği sol noktadan dönerek attığı sol
vole beraberliği sağladı ve maçın sonucunu ilan etti.
İkinci devredeki Beşiktaş maçını izlemedim. Sanırım benim Ankara'da olduğum Paskalya tatiline denk geldi.
Maçın yine 1-1 bittiğini, golümüzü yine Burhan'ın attığını anımsıyorum.
O sezon lig maçlarının ardından "Atatürk Kupası" adında bir turnuva yapıldı. Fenerbahçe, GS, BJK
ve Adalet'in katıldığı turnuvada Fener'in tüm maçlarını izledim. GS'ye 2-3
yenildik. 0-3 yenik duruma düştükten sonra (Lig maçındaki 2-0'lık sonucun
yaratıcılarından olan kalecimiz Selahattin bedava goller yedi.) Basri ve Lefter
ile iki gol bulduk ancak üçüncüyü atamadık. Adalet'i Feridun'un otuz metre top
sürdükten sonra attığı golle 1-0 yendik. Son maçta Beşiktaş karşısına çıktık.
Adalet bize yenilmesine karşın hem GS'yi hem de BJK'yı farklı yendiğinden kupayı
kazanmış durumda, yani maç bir formalite maçı.
Söz konusu maça sınıf arkadaşım Turhan Mursaloğlu ile birlikte gittim. Turhan çok yakın arkadaşım ama
ne zaman birlikte maça gitsek Fener kötü sonuç alıyor. Bir Kasımpaşa maçı
anımsıyorum, 1-2 yenilmişiz. Yine birlikte izlediğimiz ve berabere biten bir
Adalet maçı var. (Maç 2-2 bitmişti, önce 2-0 öndeydik, sonra iki gol birden
yedik. Son yarım saat onların ceza alanı içinde oynadık ve kaleci Ömer inanılmaz
kurtarışlarla üçüncü golümüze izin vermedi, ardından da GS maçında tuttuğu topu,
aynen Rüştü gibi, kalenin içerisine düşürüverdi.) Bu uğursuzluğu kırmak amacıyla
Turhan'la bir Emniyet maçına gittik. Emniyet güçsüz bir takım ya, nasıl olsa
kazanırız. 87. dakikada durum 0-0 iken sinirlerinin son raddesine kadar gergin
olan Turhan bana döndü ve "Benle maçı izlemek zorunda mısın lan! S..tir git
başka yerde seyret!" dedi. Turhan'ı ilk kez bana söverken görüyordum.
Sessizce yanından ayrıldım. Alt tribünlere indiğimde Lefter üç kişiyi
çalımlamış, golümüzü atıyordu. Turhan maçın sonunda çıkış kapısında beni
beklemiş. Boynuma sarıldı, özür diledi. Çok yakınımdı, özür dilemesine gerek
olmadığını söyledim. Yedi yıl aynı şubelerde okuduk. Saint-Joseph'te her sene
şubeler değiştirildiğinden bu az rastlanan bir olay. Mertti, gönlü boldu,
arkadaş canlısıydı. Kendisine ayakkabı almak için Beyoğlu'na gittiği bir gün
birlikteydik. Bir çift ayakkabı da bana almaya kalkışacak kadar eli açıktı. Zor
caydırdıydım bu fikrinden. Antakya'lı ve de paralı olduğundan "Hacıağa"
gibi sevimsiz bir takma adı vardı. Ben hiç kullanmazdım. Ne yapar? Ne eder
günümüzde? Sağlığı yerinde midir? Mutlu mudur? Dostluğunu ve arkadaşlığını öyle
özlüyorum ki!
Tribünler çok kalabalık değil, öyle pek erken de gitmemişiz. İddiasız bir maç ya. İlk yarı başlıyor ve
BJK'lı forvetler ellerini kollarını sallaya sallaya savunmamızın arasından geçip
golleri sıralıyorlar. Kim hangi golü atıyor anımsamıyorum ama sanırım Ercan
atıyor, Nazmi atıyor, Recep atıyor ve otuz dokuzuncu dakikada skor 0-3
oluveriyor. Fenerliler tarihi fark geliyor korkusuyla stadı terk ediyorlar,
bizim tribün boşalıyor. Geçmişte bir kez 1-7 yenilmişiz, bizim açık farklı
galibiyetlerimizi anımsamıyorum. Onları 7-0 ve 6-2 yenmemize daha yıllar var.
Turhan'la bir birimize boynumuzu büküp bakıyoruz. "Neler oluyor? Başımıza
daha neler gelecek?" gibilerinden. Devre arası BJK tribünü oldukça sakin.
Onlar açık farklı yengiyi kanıksamış durumda, sevinç gösterisi bile yapmıyorlar.
İkinci devrenin akışı bir başka türlü. Sahneye BJK belalısı sevgili Canavarımız çıkıyor. Önce bir gol,
ardından bir gol daha ve otuz dokuzuncu dakikada (ilk yarıda 3-0 yenik duruma
düştüğümüz dakika) kaydedilen üçüncü gol. Tümünü Burhan atıyor. Son gol aynı
sezonda Burhan'ın BJK'ya attığı beşinci gol oluyor. Burhan bir söyleşide
çocukluğunda siyah beyazlılara sempatisi olduğunu söyleyecek, iyi ki sempatisi
varmış, bir de olmasaydı? Üçüncü golün ardından bunları düşünürken Recep
takımına bir gol daha kazandırmaz mı? İşte bu olmadı, tam üç golün altından
kalk, beraberliği yakala, son dakikalarda dördüncü golü filelerinde gör.
Üzülmeyin, bu maçı yitirmeyeceğiz. Son saniyelerde Küçük Fikret dördüncü
golümüzü atacak, beraberliği kurtaracak. "Oh be! Dünya varmış! Tarihi fark
yemekten korkarken nerelere ulaştık?" Benzer bir maç 1975 ya da 1976 yazında
Spor Yazarları Kupasında olacak ama bu kez ne yazık ki 4-4'ü sağladıktan sonra
bir gol daha kalemizde görüp maçı 4-5 yitireceğiz.
"Bir kaleci bir takımın yarısıdır" deyimine en uyacak bir BJK maçını
bir ya da iki yıl sonra yine İnönü Stadı'nda izledim. Kalemizde Şükrü Ersoy (lastik) vardı. İlk yarıyı 0-1 yenik kapadık.
İkinci yarı deniz yönündeki kalede bir mucizenin yaratılmasına tanık olduk. Ceza
alanı içinde Coşkun'ların, Nazmi'lerin ve de Recep'lerin doksanlara giden
bombalarının tümünü Şükrü inanılmaz reflekslerle kurtardı, ikinci gole geçit
vermedi. Oyunun sonlarında Valkswagen Hüsamettin Poyrazoğlu (Dümdüz suratı,
ufacık burnu olduğundan burunsuz Valkswagen minibüslerle çağrışım yapılarak bu
ad takılmıştı kendisine) beraberliği sağladı. BJK basını ertesi gün "İkinciyi
atamazsan maçı da kazanamazsın" gibi başlıklar attı. Ben ise "izlediğim
tüm BJK maçları berabere mi bitecek? Herifleri yendiğimizi bir türlü göremiyecek
miyim?" kaygılarına düştüm.
BJK ile ilginç olduğu kadar da trajikomik bir karşılaşmayı 1971 yılının Haziran ayında oynadık. 1970
Nisanından 1971 Nisanına kadar T.C. K.K.K. İzmit İnşaat Emlak Müdürlüğünde
askerlik görevimi yerine getirirken Şaşkınbakkal'daki ablamda kalıyor, hergün
İzmit Varan'ı ile gidip geliyordum. Bu yüzden o bir yıllık evreyi İstanbul'da
geçirdim diyebilirim. Doğal olarak maçların büyük bir çoğunluğuna gittim. O yıl
takımımız GS ile çekişti. Son haftaya gelindiğinde şampiyon olmamız için bizim
BJK'yı yenmemiz, GS'nin de İstanbul'da 7-1 yendiği (ya da 7-0) PTT'ye Ankara'da
yenilmesi gerekiyordu. Askerlik bittikten sonra iki üç ay Ankara'da iş aradım.
Doğru dürüst bir iş bulamayınca Edinburgh'ta doktora yapan ODTÜ'den sınıf
arkadaşım Mehmet Adam'ı ziyaret etmek istedim. İskoçya'ya kadar tren yolculuğu
hem nostaljik (çünkü bir demiryolcu çocuğu olarak anımsadığım ilk yıllarım tren
yolu kenarında, tren gürültüleri arasında geçmişti) hem de işsiz bir adam için
ucuz bir yol olduğundan Avrupa trenine binmek amacıyla geldiğim İstanbul'da bir
süre kaldım. Suadiye plajında yüzdüm, geceleri Çınaraltı ya da Budak
Sinemalarında açıkhavada güzel filmler izledim. Yeğenlerimle ada gezintileri
yaptık. Saint-Joseph'li arkadaşlarımın çoğu evlenmişti. Bu durum birlikte Koço
ya da Todori'ye kaçamaklar yapmamızı engellemiyordu. Yıllardır özlemini çektiğim
İstanbul gün ve gecelerini yeniden yaşıyordum. Ligin son maçları işte bu günlere
denk geldi. Şampiyonluk için fazla bir umudum yoktu. GS'nin son maçları
ayarlamak (!) konusundaki hünerinin bilincindeydim. (Yıllar sonra BJK ile
çekişirken son maçlarında Ankara'da Ankaragücü'ne sekiz gol birden atıp şampiyon
olacaklar). İnönü Stadı'ndaki maç için numaralı tribüne gittim. İlk devredeki
BJK maçını bir önceki sonbaharda yeni açığın üçüncü katından izlemiştim. Romen
Sasu'nun falsolu frikik ve kornerini rahmetli Sabri Dino ellerinin arasından
kaçırmış, yetişen Serkan Acar iki gol birden atmış ve maçı 2-0 kazanmıştık.
Tribünler Serkan'a "Helal olsun sana Ayşecik" türünden tezahürat
yapmıştı. Bu son maç önceleri olağan bir görüntü sunmaktaydı. İkinci
devrede Ogün Altıparmak golümüzü atınca dikkatler Ankara'daki maça çevrildi.
Birden tribünün ortalarında bir uğultu koptu ve PTT nin 2-0 önde olduğu haberi
geldi. Aniden şampiyonluk havasına büründük. Gözlerimizin önünde Başkanımız
Faruk Ilgaz sahaya girdi, taç çizgisinin yanına geldi, Kaptan Nedim Doğan'ı
yanına çağırdı ve bir şeyler söyledi. Nedim havalara fırladı, arkadaşlarına
Ankara'daki maçın skorunu iletti. O ana kadar Fenerbehçe'nin üstünlüğü altında
süregelen maç birden onsekizimiz üzerine yığıldı. Ogünler, Zekiler gerilere
gelip ceza sahamız içinde toplara dan dun vurmaya başladılar. Son dakikaları
büyük bir gerilim içinde geçen maçı 1-0 kazandık. Tribünler "Şampiyon
Fenerbahçe" diye inliyordu. Takımımız şampiyonluk turu attı. Taraftarlar
sahanın içine girdiler, formalar kapışıldı, futbolcular sırtlara alındı ve
birden bir sessizlik, film koptu ve herşey olduğu yerde duruverdi. 2-0 lık skor
GS'lilerin çıkardığı bir balonmuş. Tüm stadyumu işletmişler. Maçı Ankara'da da
ilk devredeki gibi 7-1 (ya da 7-0) kazanan GS şampiyon olmuş.
Numaralı tribünde "Bak neler oluyor bugün!" diyerek gazoz ve çikolata satan stad çalışanları vardı.
GS'li oldukları biliniyordu. Maç sonunda tribünleri terk ederken bu satıcılarda
birinin pür neşe "2-0'ı biz uydurduk!" dediğini kulaklarımla duydum.
Kozmopolit numaralı seyircisi onlara ilişmedi. Kapalı tribünün ortasında olsa en
azından biraz okşanırlardı.
Maç sonrası uğradığım yürek burukluğu ve büyük düş kırıklığı kötü anılarım arasına böylece katıldı.
Üzülmeyin! önümüzdeki haftalarda sizlere Beşiktaş karşısında kazanılmış öyle
zaferler aktaracağım ki şu andaki olumsuz havamız hemen değişecek.
|