Ne zaman Molnar geliyö ! Fenerbahçe şampiyon olüyö !
1966-67 sezonu Fenerbahçe'mizde sorunlarla dolu
geçti. Özellikle Göztepe karşısında İstanbul'da ve İzmir'de alınan 0-1 lik
yenilgiler şampiyonluğa mal oldu ve takımımız ligi BJK'nın ardından ikinci
olarak bitirdi. Bunun üzerine büyük umutlarla takımın başına getirilen ve bir
yıl öncesinde Partizan'a Avrupa'da final oynatan Yugoslav hoca Abdullah Gegiç'in
sözleşmesi feshedi. Efsanevi başkanlarımızdan, Saint-Joseph'li ağabeyimiz Faruk
Ilgaz yeni sezonda takımı şampiyon yapmak için kolları sıvadı, yine efsanevi
hocalardan Macar Molnar'ı teknik direktör olarak seçti. Daha önceleri onar yıl
arayla Fenerbahçe'yi iki kez şampiyon yapan Ignace Molnar artık altmış
yaşlarındaydı ve bu kendisi için bir sorun olabilirdi. Molnar'a eski
öğrencilerinden Basri Dirimlili (Mehmetçik) antrenör, Ahmet Erol (Bego) menajer
olarak yardımcı olacaklardı. Transfer sezonunda PTT'den kaleci Yavuz Şimşek ve
Levent Engineri (Hans), Feriköy'den Fuat Saner takıma katıldılar, altı yıldır
yurdundan ve sarı-lacivertli formadan ayrı kalan Can Bartu geri döndü.
Bana gelince, yine İstanbul ve Fenerbahçe'den
uzakları oynuyordum. Bir yıl önce Kasım ayında Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü
Tesisler Dairesi'nde proje mimarı olarak göreve başlamıştım. İstanbul'dan
ayrılalı (1958) dokuz yıl olmuş, Ankaralılık bir kabus gibi üzerime çökmüştü.
İşim sevdiğim türdendi. Spor yapıları ile uğraşıyor, ülke sporuna karınca
kararınca yaralı olmaya çabalıyordum. İstanbul'a bir semt stadyumu (Altunizade
Stadyumu - daha sonra Ekrem Koçak Atletizm Stadı olacak, ancak çelik çatının
tasarımı bana ait değil, sonradan ekleme), Bursa'ya velodrom, Ankara'ya atlı
spor tesisleri, Ordu'ya 20 bin kişilik stadyum (Sadece maraton tribününü benim
projeme göre yaptılar, yıllar sonra Ordu'ya gittiğimde projemle ilgisi olmayan
bir kapalı tribün kondurduklarını üzüntüyle gördüm) tasarımları geliştirmiştim.
İşin en güzel yanı Türkiye'nin her yerinde, her türlü spor etkinliklerinde
geçerli serbest giriş kartım vardı. Ankara'da oynanan hiç bir birinci lig maçını
kaçırmıyordum. Televizyon daha gündemde olmadığından İstanbul'daki maçları
radyodan ya da gazeteden izliyordum. Fırsat ve zaman buldukça deplasmanlı
basketbol ligi maçlarına da gidiyordum. Spor dışında "Fransız Kültür Merkezi"
nin "Ciné Club" ünün üyesi idim. Dönemin sinema akımı olan "Nouvelle
Vague-Yeni Dalga" nın en özgün filmlerini izleme olanağım oluyordu.
ODTÜ'lerden oldukça sıcak kanlı insanların oluşturduğu bir çevrem vardı. Cemal
Baba ve Palabıyık gibi meyhaneleri keşfetmiştim. Ancak fakirin yüreği yine de
İstanbul ve Fenerbahçe için çarpıyordu. Askere gitmeyi ve de evlenmeyi ise henüz
düşünmüyor, ikisini de sürekli olarak erteliyordum.
1967-68 sezonuna pek iyi başladığımız söylenemez. İlk maçta Feriköy'ü farklı (3-0; goller Selim Soydan, Nedim Doğan ve
Abdullah Çevrim) yenmemize karşın ikinci hafta artık büyüklüğü kalmayan ve
sürekli düşme çizgisinde oynayan Vefa'ya takıldık. (1-1; gol Can Bartu). Aynı
hafta GS Feriköy'e 3-1 yenildi. Üçüncü hafta bizi bir hezimet bekliyordu.
Fenerbahçe'den bir yıl önce kovulan Abdullah Gegiç'in antrenörlüğündeki
Eskişehirspor'a deplasmanda 0-3 yenilerek kafalarda soru işaretleri oluşturduk.
Maç ile ilgili bir gözlemi haftalık Fotospor dergisinden izleyelim:
"Gegiç'in gözleri ıslak ıslaktı. Futbolcularının omuzunda Atatürk Stadını 3 boyutlu inleten Eskişehirli
taraftarlarını içtenlikle selamlıyordu. Öte yandan 11 Fenerbahçeli futbolcu
soyunma odasına doğru sessizliği adımlıyorlardı."
O hafta 3 maçta 3 puanla sıralamada dokuzunculuğa düştük. Üzerimizde Göztepe, Beşiktaş, Gençlerbirliği, Ankaragücü,
Altınordu, Galatasaray, PTT ve Demirspor bulunmaktaydı. Bizi yenen Eskişehirspor
ise aldığı bu tek yengi ile 2 puana ulaşmış ve onbirinci sıraya oturmuştu.
Kamuoyu Fenerden umutları kesmişti. Şampiyonluğun en büyük adayı olarak Adnan
Süvari'nin çalıştırdığı Göztepe'yi görüyor, onları BJK'nın zorlayacağını
savunuyordu.
Bir hafta sonra İstanbul'da Nedim'in attığı
golle Ankaragücü'nü 1-0 yendik. Bizi perişan edip burnu büyüyen Eskişehirspor
ise İzmir'de Altay'dan tam 4 gol birden yedi (4-0). İşte bu havada GS maçı geldi
çattı.
İş yerimizde taraftar sayısı aşağı yukarı eşit
dağılmıştı. Genel Müdür Yardımcısı Orhan Ağabey (Bilgin - günümüzde FB kongre
üyesi), Proje Dairesi Müdürü Hurşit Ağabey (Tamkan), Topoğraf Yalçın Ağabey
(Yalın), Teknisyen Erdenay (Oflas - eski milli atlet, uzun süre Spor Toto Genel
Müdürlüğü ile kısa bir süre Futbol Federasyonu başkanlığı yapacak)
Fenerliydiler, buna karşın mimarlardan ODTÜ'den sınıf arkadaşlarım Ersin Üner
(zaten GS liseli) ve Ragıp Buluç ile okuldaş olmadığım Ahmet Ayhan ve Mustafa
Aytöre, ayrıca teknisyen Cahit Ağabey (Önel - milli atlet) GS yanlıydılar.
BJK taraftarı anımsamıyorum. Maçlara grup halinde giderdik. Herkes aynı
takımı tutmadığından, doğal olarak maç muhabbetleri İstanbul'daki kadar keyifli
olmuyordu.
GS ile karşılaştığımız hafta Cumartesi günü
Göztepe Ankara'da PTT'yi 3-1 yendi. O maçı Ragıp Buluç ve kız arkadaşı ile
birlikte izledik. Göztepe'nin oyunu ikimizi de oldukça etkilemiş ve kara kara
düşüncelere yönlendirmişti. Pazar günü ise BJK Şekerspor ile oynuyordu. O maça
da Yalçın Ağabey ile birlikte gittik. BJK maçını izlerken aklımız İstanbul'da,
kulağımız bir kaç basamak aşağıda, sonuna kadar açılmış, ancak parazitli
sesinden ne dediği pek anlaşılamayan bir tranzistörlü radyoda idi. Maçlar
başladıktan on dakika geçti geçmedi, Yalçın Ağabey beni dürttü: "Şimdi bir
gol atacağız, içime doğdu." dedi. Aynı anda radyo çevresinde bir uğultu
koptu, birileri diğerlerinin alnına şaplağı kondurdu. Sonunda stadyum iç spikeri
güzel anonsu yaptı: "İstanbul'da oynanmakta olan milli lig maçında, dakika
11, Fenerbahçe 1 Galatasaray 0, Gol Yaşar." 19 Mayıs Stadında millet Beşiktaş
maçını unutup "Fener, Fener" diye tezahürata başladı. Biraz sonra da
Şekerspor'dan bir gol gelmez mi? Yalçın Ağabey "İşte bu kaymaklı kadayıf
oldu, bir de dün Göztepe takılsaydı." diye söyleniyordu. O Göztepe bir kaç
hafta sonra fena takılacak ve belini bir daha düzeltemeyecek. Birinci devrenin
sonlarına doğru Sanlı BJK'nın beraberlik golünü attı. İstanbul'dan başka gol
haberi gelmedi. İkinci devrenin onuncu dakikasında, Birol Pekel ile bize gelip,
iki yıl sonra Karşıyaka'ya giden ve iki yıl da orada oynadıktan sonra BJK'ya
geri dönen Şenol Birol Beşiktaş'ın ikinci golünü attı, göz yaşları içinde
formasını öperek tribünlere doğru koştu. "Yalçın Ağabey, içine bir şeyler
doğmuyor mu?" dememe kalmadı, alt sıralardan önce gürültüler, ardından
"penaltı, penaltı" sesleri geldi. Penaltıyı kimin atacağını anlayamadan
büyük bir sessizlik içinde beklemeye başladık. Önce "Goool!" tümcesini
duyduk, ardından aynı kişilerin yine aynı kişilerin alnına bir şaplak daha
kondurduğunu gözlemledik. İç spiker mutlu gerçeği perçinledi: "İstanbul'da
oynanmakta olan milli lig maçında, dakika 55, Fenerbahçe 2 Galatasaray 0, Gol
Ercan." Anımsadığım kadarıyla bu Ercan'ın ilk penaltı atışıydı ve onu da
GS'ye karşı gole çevirmişti. İki maçta da başka gol olmadı. Biz Yalçın Ağabey'le
birlikte maçtan sonra Maltepe'de ızgara köfte, piyaz ve şarapla zaferimizi
kutladık. Yalçın Ağabey'den fazla para harcamadan keyifle nasıl yaşanacağı
konusunda çok şey öğrendim. Sıkı Fenerliydi. Günümüzde İstanbul'da pleksiglas
işleri yapan bir atölyesi var. Ara sıra klasik müzik konserlerinde karşılaşıyor,
hasret gideriyoruz. Kulakları çınlasın.
Bakalım o hafta Fotospor neler yazmış:
"Galibiyet çiçeği Fenerbahçe'nin bahçesinde haftalardan beri böylesine alımlı
açıyordu. Fenerbahçe haftalardan beri ilk kez böylesine mutluluk verici bir
zafer şemsiyesinin altındaydı. Ve Galatasaray , o dikenli, o kişiyi kahreden
üzüntünün ortasında kalıvermişti."
Puan cetvelinde kayıp puanı olmayan BJK
birinci, bir kayıp puanla Göztepe ikinci durumdaydılar. Biz Gençlerbirliği'nin
ardından dördüncülüğe yükselmiştik. İzleyen haftalarda ilginç sonuçlar alındı..
Biz ite kaka yol alıyorduk. GS sürekli puan yitirerek zirveden uzaklara
düşüyordu. BJK önce İstanbul'da Eskişehir'e, ardından da İzmir'de Göztepe'ye
yitirerek oldukça hizaya geldi. Aynı hafta Fenerbahçe Ankara deplasmanında
PTT'yi Ogün Altıparmak'ın golüyle 1-0 yenince ikinciliğe oturdu. Liderlik
koltuğunda yenilgisiz Göztepe bulunuyordu. Göztepe deyip geçmeyelim. Ali
Artuner'li, Nevzat'lı, Ertan'lı, Fevzi'li ve rahmetli kaptan Gürsel'li takım çok
iyi bir çizgi yakalamıştı. Lider oldukları hafta UEFA Kupası ikinci turunda, ilk
maçta Madrit'te 0-2 yenildikleri Atletico Madrid gibi bir devi İzmir'de 3-0 lık
skorla devirerek üçüncü tura çıkmışlardı.
B.T.G.M. de işe Kasım ayında başladığımdan
yıllık iznim kış aylarına denk geldi. Aralığın ilk hafta sonu onbeş günlük
iznimi alarak İstanbul'a damladım. Amacım Saint-Joseph'li yıllarım gibi onbeş
güzel gün geçirmekti. Üç Cumartesi-pazarım bir dizi önemli maça denk geliyordu.
İnan Cerit'le Koço ve de Todori geceleri yapabilecektik. Üçüncü arkadaşımız
Engin Erdoğan bir kaç yıl önce bizlere hoşçakalın diyerek sonsuzluğa göçmüştü.
Onun anısına kadeh kaldırabilecektik. Günlerim ve gecelerim önceden düşlediğim
gibi geçiyordu.
İlk Pazar günü Göztepe ile ölüm kalım maçımız
vardı. Geçen yıl bizi iki kez yenerek şampiyonluktan etmişlerdi. O anda ligin en
tepesinde bulunuyorlardı. İnönü Stadı'nda beleşçilerin oturduğu, şeref tribünün
solundaki bölüme girdim. İçerdekiler birbirlerini tanıyor olmalıydılar. Beni
"Kim bu herif? Nereden çıktı? dercesine süzdüler. Bir yerlere iliştim.
Takımlar sahaya çıkarken "Neyse Fener'i alkışlıyor!" dediler. Can ve
Şeref'in yer almadığı o günkü kadromuz şöyleydi: Yavuz - Şükrü, Levent - Selim,
Ercan, Yılmaz - Ogün, Ziya, Fuat, Nedim (Kaptan), Yaşar. Oyuna çok iyi başladık.
Ziya, Fuat ve Selim üst düzeyde pas yüzdesiyle akınlarımızı düzenliyor, Ogün,
Nedim ve Yaşar ile de Göztepe'ye tehlikeli anlar yaşatıyorduk. Ogün'ün ağlara
giden bir kafa vuruşu ofsayt gerekçesiyle sayılmadı. Ardından kaleci Ali
Artuner'in yumrukla uzaklaştırdığı bir topu Yaşar ceza sahası dışından yerden,
düzgün ve de bomba gibi bir şutla filelere gönderdi. Maçın kalan bölümünde
baskılı oyunumuz sürdü. Nedim ve Yaşar akıl almaz goller kaçırınca, maçı ancak
1-0 kazandık.
Yine Fotospor'a göz atalım: "Haftanın dev
maçını bir final havası içinde mücadele ederek tek golle kazanan Fenerbahçe,
Göztepe'nin yenilmezlik ünvanını silerken adeta gövde gösterisi yaptı. Eğer
Sarı-Lacivertliler en azından 75 dakika sahadan sildikleri Göztepe kalesi önünde
yakaladıkları 4-5 mutlak fırsatın yalnızca ikisini değerlendirebilseler
Sarı-Kırmızılıların yenilmezlikleri gibi liderlikleri de elden gidecekti."
Ertesi hafta çok güzel şeyler oldu. Cumartesi
günü Ali Sami Yen'de izlediğim maçta GS'ye uğursuz geldim. Bir yıl sonra bize
gelecek Salim'in attığı golle Gençlerbirlği GS'yi 1-0 yendi ve o haftaki
sıralamada onuncu sıraya itti. Birinci sırada kim mi vardı? Onu birazdan
öğreneceğiz.
Pazar günkü İnönü Stadı'nda BJK ile olan
maçımıza büyük umutlarla gittim. Yine aynı tribüne (beleşçiler) girdim. Artık
beni tanımışlar ve Fenerli olduğumu öğrenmişlerdi. Geçen hafta merakla beni
süzen ve bu kez gülümseyerek bir baş selamı veren kişinin sonradan Fenerbahçe
yöneticilerinden Sadun Özdede olduğunu öğreneceğim. Maçtan önce yapılan
istatistiklerde ilginç sonuçlar ortaya çıkmış: Beşiktaş'a karşı en çok oynayan
oyuncu Ogün, en çok gol atan oyuncu Abdullah, iki takımın da formasını giyenler
Selim Soydan, Şenol Birol ve Birol Pekel. Bir de BJK'ya hiç gol atamayan
futbolcumuz var: Ogün Altıparmak.
Maça Göztepe maçının kadrosuyla çıktık. Oyun
düzenimiz aynı. Fuat, Ziya ve Selim orta sahayı parsellediler ve hemen Ogün'ü
kaçırdılar, Ogün de henüz ikinci dakikada kafayla BJK karşısında siftahını
yaptı. İyi oynuyoruz, Beşiktaş'ı sürklase ediyoruz, yalnız bir sorunumuz var.
Kalemize gelen tek tük toplarda kalecimiz Yavuz Şimşek inanılmaz yanlışlıklar
yapıyor. Çok heyecanlı olduğu belli. Yusuf'un uzaktan şutuna sadece baktı,.
Allahtan top direkten döndü. Ancak devrenin son dakikasında Sanlı, Yavuz'un
hatasını affetmedi ve ilk yarı 1-1 bitti. Tek kale oynanan bir devreyi berabere
bitirmek herkesin neşesini kaçırdı. İzmir'de Göztepe Ankaragücü önünde soyunma
odasına 2-1 önde gitmiş. Arada tuvalete gidince Erdenay'a rastladım. O sabah
Ankara'dan arabayla çıkıp 5 saatte maça yetişmiş, akşam dönüyormuş. Günümüzde o
yolu 5 saatte otobüsler kat ediyor. "Adam bir mektup yazar, geleceğini
bildirirdi'" dedim. Bu tümce o günleri özetliyor. Değil cep telefonu,
evlerin çoğunda bile telefon yok. İzin süresince evinde kaldığım, bir yıl önce
İstanbul'a yerleşen ablamlar gelir gelmez PTT'ye müracaat ettikleri halde ancak
10 yıl sonra telefon edinebildiler. Günümüzde ben evimi taşırken yeni telefonum
bir gün içinde bağlandı. Ama ben yine de o geçmiş günleri büyük bir özlemle
arıyorum. Her şey daha insancıl boyutlarda idi.
İkinci yarıda sahada yine oyunu istediği gibi
yönlendiren bir Fenerbahçe ve yine hatalı gol yiyen Yavuz vardı. Ellibeşinci
dakikada Ogün'ün ortasını BJK kalecisi Necmi Mutlu kısa yumruklayınca Yaşar topu
düzeltip Nedim'e aktardı, ona da sadece topa dokunmak kaldı. İkinci golümüz
gecikmemişti. Aynı anda stad iç spikeri İzmir'de durumun 2-2 ye ulaştığını
bildiriyordu. Bu o hafta liderlik koltuğuna oturmamız anlamına geliyordu. Ama
Yavuz yine komik bir gol yiyecekti. Önce Yusuf'un ortasını acemice yumruklayarak
kornere atmış, sonra da korner sonucu oluşan kargaşada ayağının dibinden geçen
topa plonjon yapmaya kalkışınca golü yemişti. (O Yavuz ertesi yıl Avrupa
Şampiyon Kulüpler Kupası birinci tur maçında Manchester'de harikalar yaratacak
ve Manchester Fatihi ünvanını alacaktı). Yavuz yerini emektar Hazım'a bıraktı ve
henüz soyunma odasına gitmek üzere sahayı terk etmek üzereyken üçüncü golümüz
geldi. Selim'in serbest atışta ortaladığı topa kafasını uzatan Ogün BJK
karşısındaki orucunu ikinci kez bozdu ve maçı 3-2 kazandık. İzmir'den inanması
güç bir sonuç geldi. Ankaragücü üç gol daha atarak Göztepe'yi 5-2 yendi.
Liderliğimiz kaçınılmazdı. Maçtan sonra Fotospor'un yorumu ile Ogün ve Necmi'nin
sözleri şöyle oldu:
Fotospor: "Zafer çığlıkları
Fenerbahçelilerin dudaklarındaydı. Mithatpaşa Stadı'nda büyük oynayan
Fenerbahçe'ydi. 90 dakikanın salıncağında bozulup bozulup yeniden yazılan
beraberliğin ipini koparan Fenerbahçe'ydi. Ve de Beşiktaş'ı şampiyonluk
yarışında iki puan daha geriye itip, kocaman adımlarla zirveye kurulan yine
Fenerbahçe'ydi"
Ogün: "Çok korkuyordum ama korktuğum başıma gelmedi ve Necmi'ye gollerimi attım."
Necmi: "Durdu, durdu, iki gol birden attı."
Pazar gününün güzelliği bu kadarla kalmadı.
Saint-Josph'li günlerim gibi yaşamak amacıyla gittiğim basketbol maçında, Spor
ve Sergi Sarayı'nda, 5000 kişi önünde Mehmet Baturalp'in önderliğinde GS'yi
83-77 yenerek Türkiye Basketbol Liginde de lider olduk.
Göztepe'nin bozgunu Çarşamba günü sürdü.
Türkiye Kupası maçında İnönü Stadı'nda Feriköy'e 2-0 yenilerek elendiler.
İzlediğim bu maçta kaleci Ali Artuner sakatlandı. Son dakikalarda Hüseyin
(Bizden Göztepe'ye gitmişti) ile Gürsel oyundan atıldılar. Maç sonunda aynı
tribünde bulunduğumuz başkanımız Faruk Ilgaz'ın sözleri olayı çok güzel
özetliyordu. "Büyük olmak o kadar zor değil. Zor olan büyüklüğü hazmedebilmek
ve büyüklüğe yaraşır davranabilmek."
İzin günlerimde izlediğim son maç bir soğuk duş
etkisi yaptı. Ali Sami Yen'de oynadığımız maçta lig sonuncusu Hacettepe ile 1-1
berabere kaldık. Önce yenik duruma düştük, ardından hakemin yarattığı penaltıyı
Ercan kaleciye nişanladı ancak dönen topa yatarak vurduğu kafayla golümüzü attı.
İki haftadır harikalar yaratan takımımız son derece kötü oynadı. Bu da
futbolumuzdaki istikrarsızlığın açık bir kanıtı idi. O gece Varan otobüsü ile
Ankara'ya döndüm ve ertesi gün işe başladım. Güzel İstanbul günlerim bir kez
daha geride kalmıştı.
Liglerin ikinci yarısına da iyi giremedik.
Feriköy'ü Ercan'ın penaltı golüyle 1-0 lık bir skorla geçmemize karşın Vefa ile
bir kez daha berabere kaldık: 0-0. Sıra geldi Eskişehir ile rövanş maçına. Bu
kez Fotospor'dan maçın öncesine ait bir yorum aktaralım: "Daha takımlar
sahaya çıkmadan Eskişehirli taraftarlar yaptıkları büyük tezahüratla Fenerbahçe
taraftarlarını susturmuşlardı. İnsan maçın Mithatpaşa Stadı'nda, hem de
Türkiye'nin en çok taraftarı bulunan takımı Fenerbahçe ile yapıldığına güç
inanabiliyordu." Maç başlar başlamaz Eskişehirliler susmak zorunda kaldılar.
İlk akında Eskişehirspor savunması dağılmış, kaleci Hakkı Abdullah'ın
ayaklarından güçlükle bir top almıştı. Fenerbahçe maçta çok üstün oynadı ve
Abdullah Çevrim, Nedim Doğan ve Fuat Saner'in attığı gollerle rövanşı aynı
skorla aldı: 3-0.
GS ile oynanacak ikinci maçı görmeyi çok
arzuluyordum. Aklıma bir cinlik geldi. O sıralarda Beşiktaş için Fulya'da bir
stadyum projesi üzerinde ilk çalışmalara başlamıştım. Arazi üzerinde bir yerde
takıldığımı ve yerinde inceleme yapmam gerektiğini belirten bir İstanbul
yolculuğu onay yazısı hazırlayıp müdürümüz Hurşit Ağabey'in (Tamkan) odasına
gittim. Numarayı anında çaktı ve "Bu durum çok önemli, sen tek başına
altından kalkamazsın, ikimizin birden araziyi görmemizin gerektiğini savunan
yeni bir yazı hazırla!" dedi. O da koyu bir Fenerbahçe taraftarıydı. Biz
Hurşit Ağabey ile Cuma akşamı Varan ile İstanbul'a gidip Cumartesi günü Fulya'da
gerekli incelemelerde bulunduk. Laf aramızda bana çok yardımcı oldu. Ne de olsa
aramızda 15 yıllık bir mesleki deneyim farkı vardı. Bugünlerde seksenli
yaşlarda, Ankara'da yaşamını sürdürmekte. Onun da kulakları çınlasın.
Maça şu kadro ile başladık: Yavuz - Şükrü,
Levent - Selim, Ercan, Yılmaz - Ogün, Fuat, Abdullah, Nedim (Kaptan), Yaşar.
Maçtan aklımda kalanlar oyunun tümünde hakim gibi görünen GS'nin kalemizde hiç
bir tehlike yaratamaması, Selim ve Ercan'ın mükemmel oynayarak GS'li Ayhan,
Metin ve Mehmet'e göz açtırmamaları ve Fenerbahçe'nin üç akında Ogün, Yaşar ve
Abdullah ile üç gol bulup maçı 3-0 kazanmamız. Abdullah'ın röveşata ile attığı
üçüncü golümüz inanılmaz güzellikteydi. Ha! Bir de Yılmaz'a tekme atarak
Avusturyalı hakem tarafından oyundan atılan Metin Oktay olayını unutmamalı.
Maçtan sonra hemen maçı izlemek üzere gelen Erdenay Oflas'ın arabası ile, zafer
marşları söyleyerek Ankara'ya döndük. Özellikle Kabataş'tan Üsküdar'a geçerken
araba vapurunun hali görmeye değerdi. Tüm yükünü almış arabalıda "Fenerbahçe
çok yaşa!" sesleri yeri göğü inletiyor, kaptan da çaldığı düdüklerle
tezahürata eşlik ediyordu. Oldukça keyiflenen Hurşit Ağabey Bolu dağında bizlere
nefis bir ziyafet çekti. Arabayı kullanan Erdenay'a damla içki koklatmadı.
İkimiz ise rakı ile kafaları bulup maçtan geldiğimizi anlayan diğer müşterilere
müthiş Fenerbahçe'nin göz kamaştıran zaferini ve gollerimizi hikaye ettik.
Ligin diğer maçları istediğimiz gibi sürdü ve
fazla zorlanmadan ipi göğüsledik. Şampiyonluğun yorumunu en kısa ev en öz
biçimde, kırık Türkçesi ile antrenörümüz Molnar son maçımızın ardından bir radyo
programında yaptı:
"Ne zaman Molnar geliyö, Fenerbahçe şampiyon olüyö!"