BİR DİNOZOR'UN FENERBAHÇE ANILARI, ERSİN ARISOY
8.BÖLÜM - 1950-1954 DÜNYA KUPALARI
Yayınlanış tarihi: 22 Şubat 2005
Yazan: Ersin Arısoy
İletişim adresi: earisoy@bahcesehir.edu.tr
1950-1954 Dünya Kupaları
Yaşantımda izlediğim ilk milli maç bir "Dünya Kupası" eleme maçı imiş. Bunu yıllar sonra öğreneceğim.
Bu Türkiye - Suriye maçı aynı zamanda yıllar sonra Ankara'da oynanan ilk milli maç olacakmış bu yüzden
oldukça büyük bir ilgi çekmiş. (Arşivler 30'lu yıllarda Ankara'da oynanan ilk
milli maçta, günümüzde nereye denk düştüğü bilinmeyen İstiklal Sahası'nda,
Sovyetler Birliği'ne 1-2 yenildiğimizi yazarlar).
Yıl 1949, 10 yaşındayım, dördüncü sınıftayım,
ilkokulda bir yıl daha okuyup ardından İstanbul'a, Saint-Joseph'e yatılı öğrenci
olarak gideceğim ancak bu olgu henüz gündemde değil. Üç yıldır ağabeyimle
birlikte maçlara gitmeme izin çıkmış. Fenerbahçe başkente geldiğinde
mahallemizdeki diğer ağabeyler ve yaşıtlarımla birlikte 19 Mayıs Stadı'na
gidiyoruz. O yıllar mahalli ligler bitince İstanbul'dan ilk dört, İzmir ve
Ankara'dan ilk iki takımın katılmasıyla Milli Küme ya da Maarif (Milli Eğitim)
Kupası diye adlandırılan turnua maçları oynanıyor. Böylelikle iki İstanbul
takımı bir hafta sonu Ankara'ya gelip Cumartesi ve Pazar günleri üst üste iki
maç oynayıp dönüyorlar. Bunun dışında Fenerbahçemiz Ankara'da iki üç kez de özel
karşılaşma yapıyor. Fenerbahçe maçları dışındaki maçlara gitmeme henüz izin yok
oysa ağabeyim, mahalli ligler dahil, arzuladığı her maçı izleyebiliyor, ona çok
gıpta ediyorum. (1964 yılında 33 yaşında yaşama veda edecek ağabeyim sekiz yaş
büyüğümdü).
Söz konusu maç milli maç olunca izlemem için izin
çıktı. Maç saat 14.00 de. Ben yer bulamamaktan endişe duyuyorum ve öğlene doğru
stadyumda olmak istiyorum. Ağabeyim benden aceleci çıktı ve onun arkadaşları ile
birlikte 9.00 gibi yola çıktık. Bilet ücretleri şöyle: kapalı tribün 3, maraton
2, kale arkaları 1 lira. Babam bonkörlük yapıp ağabeyimin cebine 10 TL
sıkıştırınca kapalı tribüne gidebildik. Gruptaki Zeki Ağabeyin oğlu bizlerden
ayrılıp kale arkasına yöneldi. Onlar herhalde fakirdir diye düşünüyorum. Ulus
Meydanı'ndaki Uğrak'tan poğacalar alındı. Yanımızda bir de şişelerde içme suları
var. Stadyumdan su içilmezmiş, mikroplu olabilirmiş. Dışarıda 10 kuruşa satılan
gazozlar içeride 25 kuruş, o da oldukça yüksek bir fiyat.
Kapalı tribün dolmak üzereydi, biz sağ tarafta,
korner çizgisine yakın bir yere oturabildik. Maraton ve açık tribün henüz tenha.
Gruptan bir ağabey "Hadi müşterek bahis oynayalım" dedi. Müşterek bahis
skor tahmini yapmak demek imiş. Herkes birer lira bastıracak ve bir skor
söylecek, doğru skoru tahmin eden maç sonunda biriken parayı alacak. Onbeş
liraya yakın para toplandı, kazanan zengin (!) olacak. Ben 3-0 galibiz dedim.
Ağabeyim 3-1 dedi. Zeki Ağabey şöyle bir mantık yürüttü "İki tane Lefter
atar, iki tane Şükrü (Gülesin) atar, bir tane de beleşçinin biri atar, bir tane
de onlar bize atar, 5-1 galibiz diyorum". Bana oldukça abarttı gibi geldi.
Hiç de abartmadığını maç sonunda göreceğim.
Takımda ilk kez kaptan Cihat oynamıyor. Milli takım
kalesi yine bir Fenerliye emanet edilmiş: Erdal Kocaçimen. Geriden yalnızca orta
haf GS li Bülent Eken'i anımsıyorum. Sağhafta o yıllar Harpokulu takımında
oynayan Mustafa Ertan (Beton Mustafa) olabilir. Forvet aklımda: Erol Keskin (FB),
Lefter Küçükandoniadis (FB), Gündüz Kılıç (GS-kaptan), Fahrettin Cansever (BJK),
Şükrü Gülesin (BJK).
Sahaya klasik kırmızı kuşaklı beyaz formalarımızla
çıkıyoruz. Sırt numaraları henüz yok diyeceğim ama Arap karakteriyle numaralar
anımsıyorum bir yerlerden. (Seyirciler beş numarayla tekerlek diye dalga
geçiyorlar.) Belki de ileriki yıllarda izleyeceğim Mısır milli takımından
olabilir. İkinci Dünya Savaşı sonrası kıtlık döneminden olacak şortlarımız sanki
daha kaba bir kumaştan, formadan oldukça farklı bir tonda, neyseki milli
marşlardan sonra kırmızı renkli forma giyeceğiz. Suriyelilerin kolları yeşil
olan beyaz formaları var, şortları ise siyah. Hakem bir İtalyan (Dattilo
olabilir).
Oyunun başlarında BJK'dan, ilk kez milli olan
Fahrettin bir gol atıyor, Zeki Ağabeyin beleşçisi bu olmalı diyorum kendi
kendime. Ardından Fahrettin bir gol daha atıyor. Devrenin sonlarına doğru
yaklaşık otuz metreden kazandığımız frikiği Bülent Eken kaleye şutluyor, bu da
ağlara gidiyor. Kalemize gelen tek top çok heyecanlı olan Erdal'ın üzerinden
aşıyor ancak savunmacılarımızca kolayla uzaklaştırılıyor, oyunun sonuna kadar
başka tehlike yaşamıyoruz. Devre 3-0 sonuçlanıyor. Benim sonuç şimdiden tuttu
ama bir kırbeş dakika daha var. İkinci yarı gollerimiz sürüyor: Lefter bir tane
atıyor, Erol bir tane atıyor, Şükrü de atıyor bir gol, skoru açan Fahrettin son
bir golle kapatıyor ve maçı 7-0 kazanıyoruz. Bu skor milli takımımızın en farklı
kazandığı skor. Bir kez 1954 Dünya Kupası final grubunda Güney Kore karşısında,
bir kez de 1994 Dünya Kupası eleme grubunda San Marino karşısında aynı skor
yinelenecek.
Müşterek bahsi kimse kazanamıyor ve maç dönüşü
toplanan para ile yine Uğrak'ta kendimize baklava ziyafeti çekip farklı
yengimizi kutluyoruz.
Evet bu bir eleme maçı imiş ve Suriye'yi elemişiz. İkinci eleme turunda karşıtımız Avusturya olmuş,
karşılıklı iki maç oynamak gerekecekmiş. O zamanlar FİFA maçların tarihlerinin
saptanmasını federasyonlara bırakmış. Sürekli yazışmalara karşın bir anlaşma
olmamış, bir süre sonra Avusturya kupadan çekildiğini açıklamış, böylece
Türkiye 1950 yılında Brezilya'da yapılacak final grubu maçlarında yer almaya
hak kazanmış. Brezilya uzak bir ülke. Uçak yolculuğu, üstelik yönetici (!)
sayısının futbolcu sayısından fazla olması yüzünden oldukça pahalıya çıkıyormuş.
Vapurla ulaşmak aylarca süreceğinden finallere katılmaktan vaz geçmişiz. Final
maçında Rio de Janeiro'da, ünlü Maracana Stadı'nda kendi seyicisi önünde
Brezilya'yı 2-1 yenenen Uruguay şampiyon olmuş. İsveç üçüncülüğü, İspanya ise
dördüncülüğü kazanmış. Maç sonunda Brezilya teknik direktörü kadın kılığında
stadyumdan kaçırılmış. Bu turnuada Amerika'nın İngiltere'yi 1-0 yenerek büyük
bir sansasyon yarattığını anımsıyorum.
1954 Dünya Kupası eleme maçları geldiğinde ilkokulu çoktan bitirmiş, Saint-Joseph'te, Septième B'de
(Orta II-B), Frère Georges'un öğrencisi olmuş idim. Rakibimiz bir önceki
finallerde dördüncülüğü kazanmış İspanya oldu. Karşılıklı iki maç yapacaktık.
Daha fazla puan alacak takım İsviçre'deki final grubu maçlarında oynamaya hak
kazanacaktı ancak averaj yoktu, iki maç sonunda puanlar eşit olduğunda tarafsız
bir ülkede üçüncü maç oynanacaktı. Kamuoyu ve otoriteler umutsuzdu. İlk maç 1954
yılının Ocak ayında Madrit'te oynandı. İlk yarı çok kötü oynamadık, 1-1
sonuçlanan bu devrede golümüzü Recep Adanır attı, ancak ikinci yarıda
İspanyollar karşısında tutunamadık, üstüste üç gol birden yedik ve maçı 1-4
yitirdik.
İkinci maç Mart ayında oynanacaktı. Halamların ev değiştirme sorunları olduğundan bir süredir hafta
sonlarını okulda geçirmeye başlamıştım. Onur Erol, Önder Diyarbekirli, Oktay
Arman, Süha Özçiftçi ve bendenizden oluşan Fenerbahçeli grubumuz maçı mutlaka
görmek arzusundaydı. Maçta büyük izdiham olacağı kesindi, olduğunca erken
stadyumda bulunmak gerekiyordu. Bizim grup beni sözcü seçti. Tüm Saint-Joseph
öğrenciliğim süresince en anlayışlı ve de olumlu insan olarak saptadığım iki
Frères'den biri olan, zamanın Petit Quartier Inspecteur'ü (Orta Kısım
Yöneticisi) Cher Frère Humbert'den (diğeri sevgili dedemiz Cher Frère Onésime)
Pazar sabahı bizleri kahvaltıdan sonra salıvermesi için izin istemeye gittim.
Hafta sonları okulda kalanlar ancak öğle yemeğinden sonra çıkabiliyorlardı.
Aşırı kibarlığından "oha!" demedi, maçın önemini ve bizim de mutlaka
izlemek istediğimizi anında kavradı "Allez, mais ne revenez pas si vouz
mourez de faim! - Gidin, ama açlıktan ölürseniz geri gelmeyin!" gibi bir de
soyut espri yaptı.
O gece "dortoir - yatakhane" de heyecandan neredeyse uyuyamadım. Bir an önce sabah olsun, bir
an önce maça gidelim istiyordum. Gözlerim kapandığında ise kara basanlar
görüyordum. İspanyollar otuz kişi ile, kırk kişi ile kalemize iniyorlar,
tonlarca gol atıyorlar, maçı 50-0 gibi korkunç skorlarla kazanıyorlardı.
Soğuk bir Mart sabahı, kahvaltımızı ettikten sonra, diğer öğrencilerin merak ve hayret dolu bakışları
arasında biz beş kafadar kendimizi yollarda bulduk. Bahariye'nin başından
bindiğimiz sarı renkli Moda tramvayı bizi Kadıköy'e, iskeleye ulaştırdı. Oradan
dolmuşla Üsküdar'a vardık ve tam yedi gibi Kabataş'a gidecek araba vapuruna
kapağı attık. Kabataş'ta vapurdan indiğimizde kalabalığın ilk belirtileri ile
karşılaştık. Gecikmeden kuyrukların birinin peşine takılmak amacıyla
Dolmabahçe'ye doğru koşmaya başladık. Caddede bizimle ters yönde giden,
Cumartesi gecesi eğlencesinden dönen özel otomobiller vardı. Bir tanesi
üşenmeden kelebek camını açtı ve bizlerle: "Koşun, koşun, gecikmeyin! İkinci
yarı başladı!" diye dalga geçti.
Kuyrukların sonlarının Taksim'e vardığı söylentileri vardı. Arada çok uzun olmayan bir kuyruk yakaladık
ve yaklaşık yarım saat sonra son izleyiciler olarak kapalı tribüne alındık,
neredeyse ardımızdan kapıları kapadılar. İçeride bir yerlere oturabilmek çok zor
oldu. Grup dağıldı. Süha incecik bedeniyle merdiven basamaklarında oturanların
arasına sıkıştı ve anında sigarasını çıkararak tüttürmeye başladı. İri
kıyım olan Onur'la ondan aşağı kalmayan benim basamakta oturanların arasına
girmemize olanak yoktu. Biz kapalı tribünün çatısını taşıyan kalın kolonların
arkasında, iki kaleyi de gören ama sahanın ortasını göremeyen bir yere
ilişebildik. Oktay ile Önder de şanslarını başka yerde aramaya gittiler, onları
yeniden okula döndüğümüzde görebilecektik. Bir süre sonra üst sıralarda oturan,
bizden üç dört yaş daha büyük ve de tanımadığımız bir kız "Ben burada
bunaldım, sizin oraya geliyorum!" dedi ve geldi yanımıza daha da sıkışarak
oturdu. Benden daha az asosyal bir tip olan Onur kızla ahbaplığa başladı. Bir
iki sözcük de ben edebilsem diye kendimi zorluyorum, olanaksız. Suskunları
oynamaya başladım.
İspanyollar kendilerinden emin, "nasıl olsa en azından bir beraberlik alır final turlarına çıkarız!"
diye düşündüklerinden İsviçre otellerinde yerlerini ayırtmışlar. Ünlü sol
açıkları ve kaptanları Gainza'yı İstanbul'a getirmeye gerek görmemişler. Gözüm
ara sıra skor tabelasındaki 0-0 a takılıyor. "Bu kadar eziyet çektik,
yenilmesek, maç bittiğinde de böyle gösterse keşke!" diye düşlüyorum.
İspanyollar sahaya çıktıklarında bayağı alkış
topladılar. O zamanlar İstanbul seyircisi yabancı karşıt takımı yuhalamaz,
üstelik gol attıklarında alkışlardı. Maç bu atmosferde başladı. Tüm tribün
ayakta. Bizim onbirimiz şöyle kurulmuş: Turgay Şeren (GS-kaptan) - Rıdvan
Bolatlı (Karagücü), Basri Dirimlili (FB) - Mustafa Ertan (Karagücü), Çetin
Zeybek (Kasımpaşa), Rober Eryol (GS) - Lefter Küçükandoniadis (FB), Suat Mamat (GS),
Feridun Bugeker (FB), Burhan Sargın (FB), Coşkun Taş (BJK). Forvette üç
Fenerlinin olması gurur verici. Kötü oynamıyoruz. Basri sağaçıkları Miguel'e,
Çetin santrforları Macar asıllı Kubala'ya yapışmışlar. Feridun her topa koşuyor
ve ortahafları Biosca'ya çok iyi hücum pres yapıyor, bu yüzden iyi oyun
kuramıyorlar. (Yani Hakan'dan elli yıl önce de hücum pres yapan vardı.) Lefter
Kubala'ya ilk anılarda anlattığım numarayı çektikten sonra ataklara başlıyoruz.
Lefter ileri kaçan Suat'a pas atıyor. Suat Burhan'a aşırmak istiyor. Biosca
araya giriyor ama topa tam vuramıyor, seken top falso alarak penaltı
yuvarlığının bir iki metre gerisinde bulunan Burhan'a doğru geliyor. Canavar
topun gelişine nefis bir sol vole patlatıyor. Şut çok sert ve de hızlı, kaleci
Carmelo'nun yapabileceği bir şey yok, yalnızca sarsılan ağları görebiliyoruz.
İnanılmaz güzellikteki bu gol bizi 1-0 öne geçiriyor. Yanımızdaki kız Onur'un
yanağına öpücüğü konduruyor. Bize bir şey yok!
İkinci yarı çok bunaldık. İspanyollar sürekli
bastırıyorlar. Vakit bir türlü geçmiyor. Stadyumun içinde saat yok. Kalınca
giyindiğimiz için kolumuzu sıyırıp ikide bir saate bakamıyoruz. Bulunduğumuz
yerden Dolmabahçe Saat Kulesi pek görünmüyor. Binbir güçlükle bir kez saatime
bakabildim, yarım saaten fazla vardı, neyse kız "Saat kaç?" diye sordu da
bir kez konuşabildik. İçimden "Onur kızı tavladı, haftaya mutlak çıkarlar!"
diye geçiriyorum. Hiç de öyle olmuyor. İkinci yarıdan kalemiz önünde cirit
atan İspanyol forvetleri, Turgay'ın bir iki kurtarışı, bir de Lefterin yan
direği sıyıran frikiği belleğime takılmış. Son on dakikası ıslıklar ve çığlıklar
içinde geçen maç bitiyor ve mağrur İspanyolları yeniyoruz. Hakemin bitiş düdüğü
ile birlikte tribünlerdeki tüm davulcular ve zurnacılar sahaya dalıyor ve
binlerci kişi halay çekiyor. Dönüşte motorda, denizin ancak 30 cm berisinde
ayakta durabiliyorum. Kenarda hiç bir bariyer yok. En ufak sarsıntıda
denizdeyim. Başım dönmesin diye havalara bakıyorum. İspanyolları yendik ya,
denize düşmem umurumda değil....
Üçüncü maç hemen ilk Çarşamba günü Roma'da oynandı.
Bu kez işi sıkı tutan İspanyollar Gainza'yı İtalya'ya getirdiler. Okulda dersler
sürüyor, maçı radyodan dinlemek olsı değil. Zaten tranzistörlü radyolar daha
yok. Teoman Büyükmete sırasının içine küçük bir telsiz radyo alıcısı monte
ederken yakalanmış, radyoyu söktürmüşler. İlk teneffüse çıktığımızda bir gol
yediğimiz ve mağlup oynadığımız söylenirken Feridun'un beraberlik golünü attığı
haberi geldi. (Sonradan ilk golümüzü Suat'ın attığını öğreneceğiz). Nurgun Kut
heyecanla Cher Frère Jean'a (Hacı) "Feridun a jeté un goal! - Feridun bir gol
fırlatmış!!" diyor. Frère Jean "a marqué - kaydetmiş" diye
düzeltiyor. Teneffüs sonrası girdiğimiz ders sırasında Grand Quartier (Lise
Kısmı) yönünden bağrışmalar geliyor. Bir biçimde Burhan'ın ikinci golü attığını
öğreniyoruz. Kimse ders falan dinlemiyor. Sınıfın içinde bir uğultu yükseliyor,
herkes bağıra çağıra tartışıyor. Frère Georges ilgiyi toplayabilmek için
öğrencileri ayağa kaldırıyor, pencereleri açtırıyor ve bir süre kültür fizik
yaptırıyor. Okul 16.30'da tatil olduğunda İspanyolların beraberliği sağladığını,
yarım saat uzatmaya gidildiğini, uzatmada başka gol olmadığını ve maçın 2-2
bittiğini öğreniyoruz. İsviçre'ye kimin gideceği henüz belli değil.
Akşam yemeğinde tanımadığımız biri yemekhanede
başımızda oturan ve yemeğini bizlerle birlikte yiyen Frère Jean'ın masasına
gelip bir şeyler fısıldıyor. Frère Jean susmamızı sağlamak amacıyla önündeki
zilin butonuna basıyor, sessizlikten sonra şöyle diyor: "Le match est terminé
deux à deux. On a tiré au sort et la Turquie est qualifiée pour le final - Maç
iki iki bitmiş, ad çekimi yapılmış ve Türkiye finale yükselmiş." Gerisi
kıyamet. Sarılanlar, öpüşenler, tepinenler, nara atanlar, göz yaşı dökenler.
Frère Jean hiç müdahele etmiyor. Onun gözleri de çakmak çakmak.
Franco adlı bir İtalyan çocuğa (O sıralar
İspanya'nın başında bulunan diktatörün adı da Franco) çektirilen kura sonucu
final grubuna kaldık, üstelik seri başı olarak, çünkü FİFA nasıl olsa
İspanyollar finallere kalır diyerek bizim grubun galibini seri başı olarak
seçmiş. Bu şu demek: dört takımlık grubumuzda diğer seri başı olan, o yılların
Dünyanın en güçlü takımı Macaristan ile oynamayacağız. Seri başı olmayan Federal
Almanya ile Güney Kore bizimle ve Macaristan'la iki maç yapacak ve sonunda iki
maçlık puan durumuna bakılacak. Fazla puan alan iki ülke bir üst tura çıkacak.
Averaj gene yok. İkinci ve üçüncü olacak takımların puanları eşit olduğunda
baraj maçı oynanacak. Belki ileride final grubunda oynanadığımız maçları
ayrıntılı olarak yazarım. Şimdilik salt sonuçları vermekle yetineyim:
Birinci gün:
Macaristan: 9 Güney Kore: 0
Federal Almanya: 4 Türkiye:1 (Gol: Suat Mamat)
İkinci gün:
Macaristan: 8 Federal Almanya: 3
Türkiye:7 Güney Kore: 0 (Goller: Burhan Sargın 3, Suat Mamat 2, Lefter 1, Erol, Keskin 1)
4 puan toplayan Macaristan grup birincisi olarak
üst tura yükseldi, 0 puanlı Güney Kore elendi. 2şer puanı olan Türkiye ile Federal Almanya baraj maçı oynadılar.
Baraj maçı
Federal Almanya: 7 Türkiye:2 (Goller: Mustafa Ertan, Lefter Küçükandoniadis)
Grubumuzda bizi baraj maçında eleyerek geçen
Federal Almanya final maçında yine bizim grupta 8 gol yediği Macaristan'ı 3-2
yenerek şampiyon oldu.
1954 Dünya Kupası maceramızın öyküsü de böyle işte.
Bu kez Fenerbahçe yerine milli takımdan söz ettik. Ancak özellikle 1954
kupasında eleme ve finallerde 5 gol atan Burhan'ın, Miguel'e sahada adım atacak
yer bırakmayan Basri'nin, karşı sahanın her noktasını parselleyen Feridun'un,
takımı her zaman olduğu gibi bu maçlarda da çok iyi yöneten ve ateşleyen
Lefter'in ve de Roma'daki maçın ikinci devresinde Turgay'ın yerine oyuna giren
ve inanılmaz kurtarışlarla İspanyollara gol izni vermeyen Şükrü'nün her
Fenerbahçelinin gururu olduğunu unutmamak gerek.
|